beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2009 Pazar

Peygamber Vitesi

En başta söleyeyim, bence ne Galatasaray 3'tü ne de Beşiktaş 0. 

Adettendir, misafirden başlayayım. Beşiktaş, tam bir Bundesliga takımı olmuş. Düz, sistematik ama sistem işlemediğinde kilidi çözecek oyuncusu olmayan, koşan bir takım. Yani hem iyi hem kötü bir şey bu. Bir kere Beşiktaş, orta sahada hiç bir zaman üstünlüğü Galatasaray'a kaptırmadı. Kendi de tam olarak kapamadı ama olsun. Fakat 2. bölgeyi iyi savunan ve hücumda Galatasaray defansına presle sıkıntı veren siyah beyazlılar, işin hücum yönünde sıfırdılar neredeyse. 5 maç sonunda 3 gol atmaları çok şaşırtıcı değil. Genelde iyi olan savunma da özellikle ilk golde herkesi de şaşırttı bir yandan. Mustafa Sarp, 6 pasın içinde bomboş kafayı vurdu kornerden. 4. dakikada gelen gol, Beşiktaş'ın bütün planını da altüst etmiş oldu. Hemen bir refleks ile cevap verebilmiş olsa kurtarabilirlerdi ama olmadı.

Bir de beklemediğim bir hamle oldu iki takımdan da. Çok ciddi adam adama savunma yaptı iki takımda. Mehmet Topal (ki bugünün formsuzlarındandı), siftahını yapan Tabata'yı tuttu. Arda da her zaman gölgesinde biri ile dolaştı. Öyle olunca çok şey beklenen iki oyuncu da pek bir varlık gösteremedi.

Gelelim Galatasaray'a. Tabeladaki gibi maçı alıp götüren bir takım yoktu sahada. Savunması ile hücumu arasında çok ciddi boşlukları olan, ortasahayı forse edemeyen, Baros'un oyuniçindeki etkisizliği ile ileride çok top tutamayan bir Galatasaray izledik aslında. Ama maç kazanma alışkanlığı, seyircisi ve usta ayakları ile maçı koparmasını bildiler. Sabri, yıllardır oynadığı oynayacağı en iyi oynu oynadı. Hele ilk yarıda Yusuf'un bir topuna ayak koyarak belki de maçın kaderini değiştirdi. Keita'ya da her geçen gün daha da alışıyor, daha uyumlu işliyorlar sağ kanadı. Leo Franco da güzel kurtarışları ile güven verdi. Aslına bakarsanız ilk 11'de çıkanlar arasından bundan başkası da çok göze çarpmadı. Keita klasik oynunu oynadı, Servet yine duvar gibiydi. Ama Mehmet Topal, Arda ve Hakan Balta bu akşam hemen hemen hiç varlık gösteremediler. Hadi Arda, adam adama savunuluyor. Mehmet Topal sanki ilk defa ASY'ye çıkmış gibi heyecanlıydı. Aslında biraz bizdeki beklenti yüksekliğinden de kaynaklanıyor bunlar. Sakatlıktan çıkmış ve tam olarak form tutmamış belli ki. Kısacası gözler Ayhan'ı aradı. Elano, girdikten sonra devamlı sorumluluk almasa da gerekenleri gerektiği anda yapmasıyla galibiyette önemli bir rol oynadı bence. 

Perşembe Panathinaikos deplasmanı var. Bu futbol ile oradan çıkmak zor. Manisa karşısında Fenerbahçe'nin yaptığı gibi ortasahayı bomboş bıraktı GS bu akşam. Orayı forse edebilir, Baros da yavaş yavaş ilerde top tutmaya başlarsa maçlar çok daha rahat geçer. Ama unutmayalım ki bu takım sezonu erken açtı ve erken form tuttu. Yani düşüş yavaş yavaş başlıyor. Umalım ki bu düşüşün çıkışı, Fener-Trabzon-Sivas maçlarının olduğu döneme denk gelsin. 

Kısacası bu akşam Galatasaray, peygamber vitesine taktı ve arkasından esen rüzgar ile maçı aldı. Ama eminim Rijkaard, tehlike çanlarını duymuştur. Rotasyon vakti geliyor, kadro derinliğinin etkisini artık görmeliyiz.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

TSL Yeni Sezon Formaları Değerlendirmesi

Üç büyüklerin formaları çok tartışıldı, özellikle de Galatasaray'ın mor forması. Bildiğiniz gibi TFF, bütün takımların bütün formalarının bulunduğu bir belge yayınladı. Moda konusuna bütün yakınlığım kardeşimin moda okuması olsa da konuya el atma vakti geldi (hatta belki ufaktan geçti bile de, formaları ilk hafta aksiyon halinde gördük diye bahane türetelim).

TFF'nin sırasıyla gidersek, önce hakemler:

- Siyah, kırmızı, sarı formalar arasında en çok sarıyı beğendim galiba. Siyah çok sert ve demode artık hakem rengi olarak. Mavi de iyiydi ama kaldırılmış. Bir de yakadan aşağıya sarkan TFF logolu bölüm var. Sanki hakemler formaları ters giymişler de dilleri çıkmış gibi, veya kocaman fiyat etiketini çıkarmamışlar. Ama haftasonunda oynanan maçlarda, aksiyon içinde daha bi düzgün gibi.

Ankaragücü: Lotto'nun formalarının (diğer markaların da aslında öyle) fiks bir çizgisi var. Bir surf dalgasını andırıyor göğüsteki o çizgi. Yine takımlarımızın bu sene tuttuğu bir Celtic modası var, enine çizgili forma. Nedense Celtic hariç hiç bir takıma yakışmıyor hissiyatındayım. Ankaragücünün en beğendiğim forması beyaz, yedek forma olmuş. Acaba üstlerinde görebilecek miyiz?

Ankaraspor: Reklamsız düz bir forma. Bunu görünce acaba reklamlar bir formayı az da olsa güzelleştiriyor mu diye düşünmedim değil. Bir de Ankaraspor formalarındaki Galatasaray esintisi dikkatimi çekti. Parçalı ve geçen seneki 3 şeritli formanın renklerini değiştirip giyiyorlar gibi. Biri adidas biri Nike ama. Yine de favorim 1. deplasman seti oldu, plase de yedek forma. Aslında kulübün renklerini barındırmayan sarı bir forma, ama tabi sarı gibi normal bir renk seçilince alternatif formaya, mor kadar ses getirmiyor. Son bir not olarak enine inci çizgili kırmızı kaleci formasını store'larda satarlarsa günlük giyilir.

Antalyaspor: Sayfayı açınca karşınıza net bir Monaco rüzgarı esiyor. Orhan Ak yazılı formalar, genelde hoş. Bir tek yakadaki iki tarafa açılan hareket çok hoşuma gitmedi, onun dışında da zaten denenmiş formüllerin çok dışına çıkmamışlar. Bir de bu senenin alternatif formalarını seviyorum galiba, Antalya'nın mavi forması da güzel olmuş. Belki hakemler bu yüzden mavi formayı skaladan çıkarmışlardır.

Beşiktaş: Işte yeni forma diye bir tarafını yırtmış büyüklerden ilki. Ilk hafta giydi BJK "kartal pençesi" adını verdiği formasını. Adı ve mantığı biraz gereksiz pohpoh ve çiğ dursa da aslen ben formayı sevdim. Beşiktaşlı olsam çok net alacağım bir forma. Dış saha formaları klasik belki ama özellikle siyah ağırlıklı çubuklu yakışıklı olmuş. Ama galiba benim gönlüm yine ve yine yedek formadan yana. Siyah-gri baklavalı forma, 2 sene öncenin Marsilya formasını hatırlattı bana. Onu da çok beğenmiştim, hala bir yerde bulsam hemen alırım. Bu, onun kadar güzel değil ama çok geride de değil. Yine de birilerinin Beşiktaş'ın kaleci kazağı renklerine dur demesi lazım.

Bursaspor: Antalyaspor gibi Bursaspor'un Puma'larında da boyundaki yanlara doğru açılan hareket var. Olmamış Puma, haftanın rüküşü. Forma yeşil-beyaz olunca ister istemez Celtic benzetmelerine geri dönüyor aklım, ama Bursa favorim tonsürton yeşilleriyle ilk deplasman seti. Açık ara.

Denizlispor: Belli ki Lescon, sezona, Denizlispor'un kendisinden daha iyi hazırlanmış. Ilk hafta Fenerbahçe karşısında tel tel dökülen ve artık heralde bu sene küme düşer dediğim Horozlar, iç sahada çok enteresan bir şey giymeyecek olsalar da ikinci deplasman seti, en azından başka şehirlerdeki futbolseverlerin takdirini kazanır. Ama galiba yıldız bu sefer de yedek forma. Beyaz üstüne göğüs kısmındaki yeşili ile bu sezonun en orjinal tasarımlarından biri. Haftanın şıkı. 5 farklı kaleci rengi ile de her moda, her skora podyuma çıkar gibi çıkarır artık Denizli kalecisi Zafer'i.

Diyarbakırspor: Lescon bu sezona iyi hazırlanmış demiştik, yalnız Denizlispor'da meyvelerini deplasman ve yedek formada vermiş bu çalışma. Diyarbakırlılar ise daha şanslı bu konuda, birinci iç saha forması ile farkı yaratmışlar. Ilk deplasman seti de Denizli'nin beğendiğimiz yedek formasının kırmızılısı. Süper Lig'de değil ama forma liginde UEFA'yı zorlar Diyarbakır.

Eskişehirspor: Herşeyden önce ilk dikkat çeken Ümit Karan ismi. Hala garip geliyor, Galatasaray'da gözler onu aramıyor belki ama başka takımda olmasına da alışık değilim. Aslında zaten Eskişehirspor'un formalarında başka hiçbirşey de göze çarpmıyor. Çok klasikler; parçalı, çubuklu, enine çizgili, tek renk. Son dakikada yapılan ödev gibi. Oysa ki Eskişehir, bu ligde fena olmayan takımlardan. Biraz daha özen ile aynı rengi paylaştığı diğer takımların formalarından çok rahat sıyrılabilirdi.

Fenerbahçe: Fenerbahçe'nin formalara bakış açısı ve isteklerini uygulatması, zaten herkesin takdirini topluyor. Çizgileri çok değişmiyor ama her sene bir albenisi var, kendi taraftarı için. Klasik çubukludan çok uzaklaşmadan ufak oynamalar başarılı. Yine de ben büyük, silik amblemliyi beğendim. 3 sene öncenin Athletic Bilbao formasını hatırlattı, aynı yerde bir aslan kafası silüeti vardı siyah üstüne. Bilbao'ya kadar gidip almadığıma hala yanarım. Bir enteresan nokta: Fener'in ikinci deplasman seti ile yedek seti aynı.

Galatasaray: Tartışıla tartışıla canı çıktı sezon başlamadan bu formaların. Iç saha setlerinin formaları aynı, tek fark şortları. adidas, beyaz formada da çok bir fark yaratamamış maalesef. Bir de mor forma var. Store'a ilk uğradığım zaman alacağım formadır; bir daha bu kadar alternatif, bu kadar enteresan bir GS forması gelmeyeceği için koleksiyonerlerin nadide parçası olacak heralde. En garibi de, GS formaları arasında kişisel favorim, hiç bir yerde reklamı yapılmayan ve henüz giyilmeyen düz kırmızı olanı. Her maça onu giyseler keşke. Bir de kaleci kazaklarının hangisi daha kötü karar veremedim. Lescon harıl harıl çalışırken adidas, ya Fener formalarından GS'ye vakit ayıramamış ya da transferler onları sersemletmiş. Bu kadar potansiyel bir sezona böyle formalar ciddi yazık.

Gaziantepspor: Sezonun en başarılı formalarından biri Antep'inki. Galatasaray karşısında giydikleri çapraz çizgili formasıyla River Plate'i bolca andırıyor, tamamen pozitif anlamda. Siyah kırmızılı iki versiyon da, kırmızı beyaz versiyon da çok güzel. Bu senenin forma şampiyonu olmaya adaylar. Bir de içine saçlarını kestirip tam Tsubasa olan, sempatik yetenek Tabata gireceği için ayrı bir güzel. Ayrıca kaleci kazaklarına da gitmiş bu dizayn.

Gençlerbirliği: Ankaralı komşuları gibi (Gökçekspor'u yok sayaraktan) Lotto'yu tercih eden Gençler'in formalarında da o sörf dalgası var. Ama deplasman formalarındaki farklı renkli kol uzantıları, gerçekten kötü duruyor dağınık bir görüntü veriyor formaya. Maalesef daha yazacak birşey de yok. Forma liginde küme düşmenin önemli adayı Gençler maalesef.

IBB: Ankaraspor gibi IBB de Nike'ı tercih etmiş ve sponsorsuz formaları ile arz-ı endam etmişler. Ama bu sefer sponsorsuzluk daha bir yakışmış. Sade olmasına rağmen düzgün olmuş formalar, Ankaraspor bunu yapamamıştı mesela. Hem ilk iç saha hem de ilk deplasman formaları gayet şık. Her zaman turuncuyu sevmişimdir zaten, ince beyaz çizgili mavi forma da güzel olmuş. Kaleci formaları da yıllardır gelen klasik Nike çizgisinde. Sıkıntısız, rahat bir forma. UEFA'yı zorlar forma liginde.

Kasımpaşaspor: Kasımpaşalılar, nasıl bıraktıysak öyle gibi. Minimal değişiklikler var. Ankaragücü ve Gençler gibi Lotto'yu seçmelerine rağmen, formalarının kötü elementlerini en arkaya atmayı başarmışlar. Surf dalgası yedek formada, bebek mavisi de ikinci deplasman setinde. Böylece mahallede rezil olma riski de baya indirilmiş. Bir de Kasımpaşa'nın formalarının kol kısmındaki dik çizgiler, bana, sanki arkadan sırt çantası takılıyormuş hissi veriyor.

Kayserispor: Ben bu formalarda ne değişmiş çözemedim. Bir tek ikinci deplasman forması, diğerlerinden burun farkı ile daha orjinal ama o da yeterli değil. Bütün takımlar arasında kaleci formasını favori gösterebileceğim tek takım heralde. Belli ki Topuz transferi sırasında fırtınalı günler geçilirken forma mevzuu unutulmuş, geçen senenin formaları ile idare edelim demişler.

Manisaspor: Lescon'u övdük övdük ama Manisaspor konusunda çuvallamışlar sanki. Yedek formayı dışarıda tutuyorum, diğer formalar acayip sıradan. Amatör küme takımı edasında oynayacak Manisalılar ligde. Şimdi anlıyorum Sezer ve Ufuk neden bu kadar ısrarla GS'yi istiyorlar. Ama bu kadar sıradan formanın hemen arkasında, yedek formada bir şaheser çıkıveriyor. Kırmızı tonsürton forma, tek kelimeyle müthiş. Galatasaray yapsa olay olurdu. Hep o formayla oynasınlar da futbol, daha ilk düdük çalmadan göze hoş gelse.

Sivasspor: Oyunu değişse de forması değişmemiş Sivasspor'un. Zaten Mehmet Yıldız'ın üstünde başka forma tezahür edemiyorum nedense. Bir kez daha alternatif/yedek formayı beğendim. Lacivert forma, kırmızı amblemle gayet güzel gitmiş. Bir de Bülent Uygun kulübelere daha iyi davransa keşke...

Trabzonspor: Alfabetik sıranın sonundaki Trabzon'a geldi sıra. Bu cephede de çok büyük değişiklikler yok. Tek renk formalar son derece sade ve şık. Ama Barcelona tadındaki turuncu forma, enerjisi ile dikkat çekiyor. IBB'nin turuncu formalarına benzemesi de cabası. Ikisi de güzel ama, o yüzden sorun yok ortada. Ama kolları koyu vücut tarafı açık yeşil olan kaleci forması nanay. Onu da giymeyiversin Sylva canım, nolacak.

Genel bir değerlendirme yaparsak, bu sene genelde yedek formalar öne çıkmış ve çoğu defa asıl formaları geçmiş benim gözümde. Lescon'u genelde başarılı, Nike'ı da genelde başarısız buldum. adidas da GS'nin mor forması hariç standartlarını korumuş. Inşallah maksimum sayıda yedek formalarda çıkar takımlar sahaya, yoksa bir kaç hafta sonra dayanamayıp radyodan dinlemeye başlayacağım maçları.

7 Ağustos 2009 Cuma

Oh Be TSL!


Haziran'dan beri restoranda oturuyoruz hepimiz. Yandaki bazı masalara iştah açıcı bir Konfederasyon Kupası geliyor. Sonra takımlarımıza siparişlerimizi veriyoruz, Elano, Rijkaard, Keita fln istemiş bizimkiler. Başkaları Brezilya mutfağını tercih ediyor, diğerleri karışık takılıyor. Sonra aperatifler. Ekmek üstü Tobol, Netanya salatası ve kızarmış Honved.

Ama bugün, sonunda mutfaktan, elinde bizim yemeklerle çıkan garsonları gördük. Peçeteler önümüze serildi, yemeye hazırız ve çok açız.

Şaka bir yana sonunda ligler başlıyor, haftasonları şenleniyor. Canlı maç izlemeyi özlemiş bizler, çıtır çerez Avrupa hazırlık maçları ile yetinmedik tabi ki.

Geçenlerde bu blogda bir anket yapmıştım, transferler ve Avrupa maçları ile beraber, size göre bu senenin en iyi takımını öğrenmek istemiştim. Gelen 113 oyun 78'i Galatasaray'a geldi. Açık ara farklı Fenerbahçe ikinci (17 oy aldı), Beşiktaş 3. oldu ve 9 oy aldı. Yani genel kanı rahat bir Cimbom şampiyonluğu ama geçen sene sorsanız da aynı şeyi duyardınız.

Kim olursa olsun, keyifli bir lig olsun, hakemlerin konuşulmasına gerek olmasın, Federasyon aklımıza gelmesin (Antep maçını 19.30 ile haftanın en erken maçı yapınca ilk haftadan şimşekleri çekiyor Mahmut Özgener ve arkadaşları maalesef). Neyse artık perde kalksın, lig başlasın, erkek egemenliği devam etsin.

3 Temmuz 2009 Cuma

Beşiktaş'ın Hassas Dengesi

Inönü Stadı'nın etrafından geçerken düşündüm sabah. Beşiktaş şampiyon oldu ama Beşiktaşlılık psikolojisi nerede?

2002-2003 sezonuna dönelim; 100. yıl. Sezona taş gibi başlamıştı Beşiktaş, çok iyi oynuyordu, önüne geleni yeniyordu. Biraz hakem hataları oldu lehlerine (mesela Kocaeli deplasmanı) ama sonuçta genelde hakkeden takım BJK olduğu için çok bir ses çıkmıyordu. Sezonun ikinci yarısında ise Galatasaray ile çok ciddi bir rekabet içine girmişlerdi şampiyonluk için. BJK de ilk devredeki performansını sergileyemiyordu. Burada hakem hataları GS aleyhine dönmüştü (mesela ASY'deki Adana maçı). Yine de her türlü spekülasyon, Inönü'de Sergen'in golüyle bitti.

100. yılında şampiyon olan Beşiktaş, bir daha şampiyon olabilmek için 6 sene bekledi. Buradaki en büyük etkenin psikolojik olduğuna inanıyorum. Şampiyonluk sayısının düşmesi, Demirören faktörü ve medyanın etkisiyle hep Beşiktaş 3. büyüklüğe indirilmeye çalışıldı. Taraftarlarının tepkisine rağmen psikolojik olarak da oraya doğru ilerliyordu Kara Kartallar.

Bu sene gelen şampiyonluk o yüzden çok önemliydi. Yine bir GS veya FB birinciliği, hele de onların geride kaldığı bir sezonda şampiyonluk Sivas'a kaptırılsaydı Beşiktaşlı'nın psikolojisi derinden etkilenebilirdi. Sonuçta Mustafa Denizli, takımı mutlu sona ulaştırdı. Kazandığı psikolojik devinim ile transfer sezonuna giren Beşiktaş, hiç beklemediği goller yedi. Mehmet Topuz olayında Fenerbahçe ciddi bir gol attı. Sonra Galatasaray, hiç beklenmedik bir anda Gökhan Zan'ı kaptı. Belki Zan'ın arkasından ağlayan çok olmadı ama sonuçta GS, BJK'nin koynundan bir oyuncu (hem de kaptanlarından birini) çalmıştı. Saha içi performansı bilinmez ama transfer olarak bir goldür bu.

Demirören, yediği bu golleri çıkarmak için açtı kesenin ağzını kararttı gözünü. Nihat, Ismail Köybaşı ve Rıdvan. Önemli transferler, durumu hakkaten beraberliğe taşıdı belki de. Tekrarlıyorum, transferleri saha içi performanslarından bağımsız olarak, tamamen psikolojik olarak değerlendirmeye çalışıyorum.

Bu seneki Beşiktaş psikolojisi, kanımca çok önemli. Şampiyonluğun kazandırdığı devinim yavaşlamaya yüz tutuyor, hele bir de sezon içinde BJK taraftarının Demirören sevgisizliği tekrar hortlar ve takım da iyi sonuçlar alamazsa "3. Büyük" psikolojisi yine sarabilir hem taraftarları hem de rakipleri. Ama gidişat iyi olursa ve psikolojik devinim devam ederse Beşiktaş'ı çok daha iyi günler bekleyebilir. Yani bu sene, ilerideki bir kaç senenin gidişatı için kritik Kara Kartallar adına.

Beşiktaşlı değilim, hatam olmuş olabilir. O yüzden Beşiktaşlı arkadaşlardan yorum kısmına düşüncelerini rica ediyorum. Ben uzaktan bir göz olarak böyle görüyorum, hem diğer Beşiktaşlı olmayanların hem de Beşiktaşlı olanların bu konuda ne düşündüklerini merak ediyorum.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Milyonların Gazetesi Hürriyet

Bloglar hayatımıza girdiğinden beri haber alma şeklimiz aslında çok da değişti. Her ne kadar her blog yazarının bir takım taraftarı olduğunu bilsem de onlar sayesinde de tarafsızlığı daha çok öğrenir oldum. Buna karşın, Hürriyet gibi aslında tarafsız olması gereken "mass media" organlarının da yaptıkları karşısında daha da şaşırır oldum.

Aragones'in Fener taraftarları arasında sevilmediği ve Türkiye'deki kariyer çok uzun olmadığı biliniyor. Ama bunu, o takımın taraftarı gibi ortaya koymak ne kadar doğru? Hürriyet'in şu haberi, özellikle de son cümlesi baya manidar:

"Biz de hurriyet.com.tr olarak diyoruz ki; 
Mesajlarınızı hem bize, hem Aziz Yıldırım'a gönderin..
Çünkü milyonların kulübü Fenerbahçe bu başarısızlığı haketmiyor.. "


Ben peki niye şimdi gazete okuyayım diye soruyor insan, hele de bu kadar güzel yazılan adam gibi bloglar varken...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

St. Führer

Aziz ve evlatları, yine yaptı yapacaklarını. Resim Taksim Meydanın'dan.

1 Mayıs 2009 Cuma

Teknik Direktör Sevmezük! (Bir Klüp Kültürü Eleştirisi)

Günler önce de düşünüyordum, hala Ersun Yanal Trabzon'un başındayken. Neden biz teknik direktör sevmeyiz? Neden her hata onların hatasıdır? Bir yönetim, takımın başına birini geçiriyor ve kısa sürede kovuyorsa demek ki neredeyse sıfır güven ile takımının başına koymuştur. Yani "biz bu adamı şimdilik getirelim ama napabilir ki, 3 sene beraber çalışsam 3 senem heba olacak" diyorsa bir yönetim, o zaman 2-3 ayda kovabilir. Yok eğer senaryo böyle olmasa, yani getiren yönetim getirdiği teknik direktöre güvense ve dese ki "bu adam bugün yenilir ama ben bu adamla 3 yıl çalışıcam ve biliyorum ki uzun vadede bu adam beni ileriye taşıyacak", o zaman gerçekten 2-3 ayda kimse kovulmaz. 

Yuvarlak lafları bırakıp özele inelim, tümdengelimci pozlar yapalım. Sene başında kadrosunu baştan aşağıya değiştiren son senelerin iddiasız takımı Trabzonspor'u şampiyonluk potasına sokan Ersun Yanal istifa etti, ettirildi. Aynen Galatasaray'ın 3 önceki teknik direktörü Kalli gibi. Trabzon'un dışındaki 3 büyüklere bakalım; Galatasaray yönetimi Bülent Korkmaz'ın arkasında, yani yakında gider, Aragones sokağa çıkamıyor, Demirören döneminde Beşiktaş teknik direktörlerini hali bu klipteki gibiydi, Denizli iki yenilgi alsa o da klibin sonuna eklenir. 

Bir de dışarıya bakalım. Ortada bir Alex Ferguson gerçeği var ki ben zaten öncesini hatırlamıyorum. Arsene Wenger de az buz değil, sorunu Ferguson'un gölgesinde kalması. Ama aslında bunun gibi çok fazla örnek de yok. Mesela Gerets. OM ile şampiyonluğa koşarken, takımı sene sonu bırakacağını açıkladı. Van Gaal, AZ'yi şampiyon yapsa da takımda kalıp kalmayacağı belli değil. Bunlar başarısız hocalar mı? Kesinlikle değil. Demek ki sorun sadece bize sirayet etmiş değil. Ingilizler hariç hemen hemen herkes aynı şeyi yapıyor.

Neden? Kendimce cevap vereyim, tartışma ortamı oluşsun. Teknik direktör sorunsalı, kulüp kültürü ile birebir alakalıdır kanımca. OM veya AZ, kalburüstü takımlar olsa da Avrupa'nın en üst düzey takımları değiller, güzide Türk klüplerimiz gibi. Kupa sayılarının yanı sıra bir Barcelona, ManU, Liverpool kadar klüp kültürleri yok. Yönetim-Teknik Direktör-Oyuncu düzeneğini bir kum saati gibi görürsek, Teknik Direktörler ortadaki ince yer gibidir. Yönetimin dediklerinin futbolculara doğru iletilmesi, takımla ilgili sıkıntıların/isteklerin yönetimle konuşulması sırasında kritik bir yerdedir her teknik direktör. Yani üstündeki ve altındaki kademelerin uyumlu çalışmasında elzem rolleri vardır. Zaten bu dediğimiz klüp kültürünü oluşturan olayın ta kendisidir. 

Iki örnek... Real Madrid, Galacticos sonrası ve 90'ların sonlarında (kendi çapına göre) bocalarken teknik direktör debisinin de hızlandığını görüyoruz. Aynı şekilde, Galatasaray, 90'ların sonunda Türkiye Liglerinde görülmemiş bir hegemonya kurarken, Fatih Terim de 4 yıl takımın başında. Istikrar ile başarının harmanlandığı iki örnek yukarıdakiler. Tabi ki Cevat Güler'in yaptığı olaylar gibi istisnalar da var ama kanımca bunlar istisna, veya şukela tabirle "futbolun cilvesi". 

Şöyle de özetleyebiliriz: Klüp kültürü veya kültürsüzlüğü hemen oluşan veya yokolan şeyler değillerdir. Önemli bir kültürü olan klüp hızla 2-3 hoca değiştirse de istikrarı bulması olasıdır, veya kültür eksikliği uzun zamandır süregelen bir klüp, bir teknik direktörle istikrarı bulsa da bu örneği çoğaltamadığı sürece kültürünü tam olarak oturtamaz. 

Yani Adnan Polat yönetimindeki Galatasaray'ın Van Gaal'i getirse bile bu kafayla işinin zor olmasıdır, veya Yanal ile yolları ayırarak Trabzon'un elinin tersiyle ittiği olay budur. Şampiyonluklar ve kupalar her zaman kazanılabilir ama bir takımı büyük takım yapan bence budur. O yüzden anamızın liginde 4 büyüğüzdür ama Avrupa'da "zorlu deplasman"dan ileri istikrarlı bir şekilde gidemiyoruzdur. 

8 Şubat 2009 Pazar

3 Taraflı Bir Maç

"Hakemler hakkında konuşmak istemiyorum" bir klişe artık, "ama maçın önüne geçen hakemler" de artık bir klişe; bir türlü yazıya nasıl başlayacağımı bulamıyorum o yüzden.

Dün akşamki Galatasaray-Kayseri maçını her düşündüğümde, aklım Selçuk Dereli'ye geliyor ve başka bir yere pek gidemiyor. Henüz maçın tekrarını izleyemedim, yani Lincoln'ün ve Aghahowa'nın penaltı pozisyonlarını göremedim. Tribünden ikisi de penaltı gibi geldi ama TV başındakiler ikisi de değildi diyor. Peki Lincoln'ün ikinci sarı kartı? Herkes tarafından kuralların tamamen yanlış kullanımı olarak gösterilen, çok haksız ve geceye çok büyük bir sekte vuran o ikinci sarı kart. 

Oysa Galatasaray ile Kayserispor arasındaki maçı hevesle de bekliyordum, ligin iki güzel top oynayan takımı. Biri gol atmaya bayılıyor, öbürü de attırmamaya. Bir futbol resitali, mücadelenin en güzelini izlemeye gitmiştim Ali Sami Yen'e. Nonda da golünü attı, ona da sevindik ama sonrasında maçı iki taraf için birden katleden Selçuk Dereli vardı sahada sadece. Hemen hemen her kararında sadece yanlışları çalan, gereksiz yere büyük bir futbol potansiyelini çöpe atan bir Selçuk Dereli. Biz futbol izlemek istiyoruz, yani kasap futbolcunun atılmasını ama oynayanın sahada kalmasını istiyoruz. Futbolsever olarak futbolcu izlemek istiyoruz, hakem değil. 

Az önce 2. yarısını izlediğim Konya-Beşiktaş maçında, oyuna elinden geldiğince müdahale etmeyen bir Koray Gencerler'i izlerken aklım tekrar Selçuk Dereli'ye gitti. Taçları 30 cm yandan kullandırtmak için oyun durduran ama bariz faulleri çalmayan, hem oyuncuları hem tribünleri tahrik ettikten sonra açıklama yapmayan hakemler, maalesef artık Türk futbolseverlerin korkusu oldu. 

Ben yine de bu kadar tahrik altında olmalarına rağmen oyunu çirkinleştirmeyen Kayseri ve Galatasaray futbolcularına teşekkür ediyorum; kaldı ki bir de onların arasında bir olay çıksaydı o zaman gerçekten çok çirkinleşecekti gece.

Peki bir soru: Eğer MHK, Selçuk Dereli'ye düşük not verip onu haksız durumuna düşürürse verdiği kararların yanlış olduğunu da onamış olacak demektir, bu durumda GS tribünlerinin haklı ama küfürlü tepkisine nasıl ceza gelecek? 

Sevemedik sizleri hakem camiası kusura bakmayın, ama hala elimizden geleni yapıyoruz...


Not: Az önce IBB'li Mahmut da Lincoln gibi haksız bir şekilde atıldı. Maçların 11'e 11 biteceği günleri iple çekiyoruz.