fenerbahce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenerbahce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2009 Pazartesi

Kadıköy'deki Akıl Oyunları

Dün, sabah kalktığımdan akşam yatana kadar son derece rahattım. Ve bu rahatlığa maç sırasındaki dakikalar da dahil üstelik. Kendime sıkıntı yapmıyorum artık Kadıköy'deki maçları, 33 hafta üstünden şampiyon olmak daha zevkli diyorum kendime.

Peki ne oldu da dün akşam, tekerrür ettiği gibi oldu. Galatasaray savunması ve kalecisi, presi yiyince topu öne vurmaya başladı. Oradan itibaren de organize hücum şansı kalmadı sarı kırmızılı futbolcuların. Peki aynı savunma, haftaiçi ısrarla, hatta taraftarını bıktıracak ısrarla geride top çevirmiyor muydu? Bükreş'e atılan ikinci gol ısrarlı ve sabırlı top çevirmenin sonucu gelen bir gol değil mi? O zaman ne bu acele?

Gol ayakları Arda ve Keita. Daum, haftaiçi zaten bu iki ismi kilitleyeceğini açıklamıştı. Dediği gibi de yaptı. Keita'ya top gelir gelmez ya Bilica ya da Roberto Carlos tekmeyi vurdu. Arda ise maçtan önce yaşadıklarının da hırsıyla, görevini bırakıp serbest adam oynamaya başladı, sol tarafı (gol dışında da maçın en iyisi) Hakan Balta'ya bıraktı. Teknik direktörünün Tam Saha'ya verdiği röportajda, zor maçlarda maçı tek başına kazandırmayı isteyen kahraman rolüne büründü yani. Rijkaard da onu çıkararak en iyisini yaptı.

Ama bu maçın Galatasaray adına en büyük eksisi Baros'un sakatlığı oldu. Nonda'nın Galatasaray'ın tek forveti kalması, her ne kadar işini iyi yapsa da üstüne fazlasıyla yük bindirecektir Kongolunun. Peki Baros, dün akşamı nasıl etkileyebilirdi? Nonda, yapı itibariyle, geriye gelip pas trafiğine Baros'tan daha çok katılan bir forvet. Bu yüzden de Baros oynasa, Keita ve Arda'ya rahat rahat kademeye giden Fenerbahçe stoperleri, bu rahatlıkta olmayacaklardı. Yani ilk dakikadaki sakatlık, sarı lacivertlilerin ekmeğine yap sürdü.

Hakem hakkında ise, çoğu Galatasaraylı'nın aksine şikayetçi değilim. Ilk golün ofsayt olduğu bir gerçek. Ama ondan önemli bir şekilde, Fenerbahçe'nin sertliklerine her zaman göz yumuluyor. Ben artık bunu hakemlerin art niyetindense Fenerbahçeli'lerin, bu tip sertlik oyunlarını iyi yapmasına yoruyorum. Devamlı bu tip faullerle, tahriklerle Galatasaraylı'ları galeyana getiriyorlar ve sonunda da Keita gibi reaksiyonlar çıkıyor ortaya. Aslına bakılınca, Fenerbahçe'nin bu 10 senelik serisinin arkasında yatan da bu: Akıl oyunları.

Zaten bir süredir Kadıköy'de galip gelememenin baskısıyla beraber, faullere, seyircinin tahrikine, oyuncuların tacizine, Galatasaraylı oyuncular ve camia, hep büyük tepkiler verdi. Yumruklar, kavgalar, kartlar. Hiçbir zaman, sakinliklerini koruyamadı Galatasaraylılar maalesef.

Tam da bu yüzden, ben daha uzun bir süre Kadıköy'de maç kazanabileceğimize de inanmıyorum. Bu tip tahrikleri sineye çekmeyi öğrenmeden, kendi futbolumuzu oynayamacağız. Kendi futbolumuzu oynayamadığımız sürece de onları futbolla rahatsız edemeyeceğiz. Bu yüzden de onlar da akıl oyunlarına devam edecekler.

O yüzden de, akşam yatarken de sabah kalktığım kadar rahat ve stressizdim. 5 puan fark da çok önemli değil, 33 haftadan şampiyon olmak benim için daha keyifli.

28 Ağustos 2009 Cuma

Avrupa Ligi'nde Balkan Savaşları


Hayat Fener'e güzel. H grubunda önce en güzel seribaşı Steaua Bükreş'e düşen Sarı Lacivertliler, hiç hız kesmeden Twente ve Sheriff'i de çektiler ve 18'de 18'e oynuyorlar.

Galatasaray ise en azılı gruba düştü: Panathinaikos, Dinamo Bükreş ve Strum Graz ile. Hadi Strum'u sayma, ama ilk 3 takım Ortadoğu ve Balkan'ların en kanlı geçecek grubunu oluşturuyor. Cehennem gibi stadlar, fanatik taraftarlar, iddialı transferler... 17 Eylül'de kılıçları çekeceğiz anlaşılan.

25 Ağustos 2009 Salı

Diyarbakır Üstünden Nereye Gidiyoruz?

Dün akşam maçı izlemedim ama dikkatle maçı izleyenlerin de bugün futbol hakkında yazmadıklarını görüyorum. Ben tamamen dışarıdan bir göz olarak aşağıdaki satırları yazacağım.

Dün akşamki Diyarbakırspor - Fenerbahçe karşılaşması hakkında canımı sıkan çok konu oldu. Sırayla paylaşayım ve size de fikirlerinizi sorayım dedim:

- Ilk önce akşam, Aziz Yıldırım'ın açıklamalarını gördüm o yüzden oradan başlıyorum. Yıldırım, maç sonunda mikrofonlara Fenerbahçe'nin Diyarbakırspor'u yenmesinin doğal olduğunu ve Diyarbakırlıların bu tavrı devam ederse geldiklere yere (2. lige) düşeceklerini söyledi. Ultras'ta da yazdığı gibi, aslında Diyarbakır'daki maçlarda 5-4 olan Diyarbakır üstünlüğü dünkü maç ile eşitlenmiş bulunuyor. Yani Fener'in Diyarbakır'ı yendiği gibi, Diyarbakır'ın da Fener'i yenmesi normal karşılanabilir. Kaldı ki futbolu sevmemizin sebeplerinden biri de bilinmezliği. Küçücük bir takım, gelip kocaman bir devi yenebiliyor. Ayrıca, Fener Diyarbakır'ı devamlı yense bile, Aziz Yıldırım'ın bunu bu kadar rahat bir şekilde mikrofonlara söylüyor olması bir futbolsever olarak midemi bulandırdı. Bu düşüncenin böyle dile getirilmesi, getirilebilmesi, Aziz Yıldırım'ın bunu bu kadar rahatça düşünmesi ve normal olduğunu iddia etmesi aklıma kendisinin bir sözünü daha hatırlattı: "Artık maçları saha dışında kazanıldığını öğrendik". Bir de ikinci lig mevzuu var. Anlaşılan Aziz Yıldırım için Diyarbakırspor'un memleketi ikinci lig ve Süper Lig'de bulunmaları bir lütuf. Yaramazlık yaparlarsa geri gidecekler. Hatta demeç öyle bir veriliyor ki Aziz Yıldırım sanki kendi yollayacak Diyarbakırspor'u ikinci lige.

- Sonra Diyarbakırspor başkanı Çetin Sümer'in dediklerini okudum. Dün akşam olan olayların hepsinden kendi yönetimini, takımını ve camiasını çekip çıkarmış ve sütten çıkmış ak kaşık ilan etmiş. Sahaya atılan maddeleri Galatasaraylılar'a, şeref tribününde Fenerbahçeli yöneticilere yer ayrılmamasını Gençlik Spor İl Müdürlüğü'ne, maçtan sonra yaşanan olayları da emniyet güçlerine mal etmiş. Diyarbakır'da ciddi bir Galatasaray sempatisi olduğunu gittiğim zaman gözlerimle gördüm; ayrıca bir sürü maçta, sahadaki rakibin ezeli rakiplerinin bayraklarını, atkılarını veya pankartlarını taşıyan çok tribüne de şahit oldum. Ama bu, dün akşamki olayları o takıma mal etmeyi gerektirmez. Belli ki hem klubün içinde, hem de şehirde çok ciddi sıkıntılar var. Yoksa niye takımları öndeyken böyle bir harekete başvursunlar? Bir de Sümer'in şu sözü çok ilgimi çekti: "Aziz Yıldırım'a ..... daha önce edilen küfürleri unutturmak istedik, hem de hemşerimiz, Hoşgeldin Büyük Başkan pankartı hazırlattık...". Yani bir Süper Lig takımının başkanı, başka bir Süper Lig takımının başkanına tribün misali pankart hazırlatıyor.

- Son nokta olarak da Hürriyet'e değineyim. Yukarıda linklediğim haberin başlığı "Sümer, GS taraftarını sorumlu tuttu". Bir haberin daha çok okunmasını isteyebilirsiniz ama bu kadar provokasyon olduğu açık, başlık ile Fenerbahçe-Diyarbakırspor arasındaki bir gerginliği başka yerlere de yaymak ve yıllardır utandığımız holigan futbol sahnesinin oluşmasından başka ne işe yarıyor ki?

Dediğim gibi, bunlar benim gördüklerim ve düşüncelerimi paylaşmak istediklerim. Herkesin aynı düşünceye sahip olmasını bekleyemem, o yüzden sizin de düşüncelerini merak ediyorum bu konuda.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Güiza'nın Özel Hayatı Hepimizi Ilgilendirir

Daniel Güiza denince aklıma ilk gelen kare, kale direğine sarılıp ağlamak üzere olduğu andır. Ağlak golcü, lakabı da hazır zaten. Ama nolduysa bu sene bir haller oldu, goller atıyor, yüzü gülüyor, kendine gelmiş gibi.

Bu sabah, hiç sportif olmayan bir kaynaktan ne olduğunu öğrendim. Biliyorsunuz geçen sene karısı Nuria Bermudez ile sıkıntıları vardı, yazıldı çizildi. Her yerde Bermudez'in canlı yayında soyunduğu videolar dolaştı etti. Bir insan olarak aklın kavgalı olduğun eşine, çocuğuna, futboluna dağıldığı an hiçbirine cidden konsantre olamazsın.

Kötü bitti ama bitti Güiza'nın hikayesi Bermudez ile. Ama işte bir anda performansının fırlamasının sebebi de yeni sevgilisi Rocio Guirao Diaz. Erkek muhabbeti olarak, Güiza'nın zevkini tuttum açıkçası. Ve böyle bir sevgili ciddi bir doping unsuru. Ama çok da cıvımayalım, gerçekten stabil bir özel hayatın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor Güiza'nın durumu.

Artık ağlamayı bırakmış olması beni bile sevindirdi, ne yalan söyleyeyim.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

TSL Yeni Sezon Formaları Değerlendirmesi

Üç büyüklerin formaları çok tartışıldı, özellikle de Galatasaray'ın mor forması. Bildiğiniz gibi TFF, bütün takımların bütün formalarının bulunduğu bir belge yayınladı. Moda konusuna bütün yakınlığım kardeşimin moda okuması olsa da konuya el atma vakti geldi (hatta belki ufaktan geçti bile de, formaları ilk hafta aksiyon halinde gördük diye bahane türetelim).

TFF'nin sırasıyla gidersek, önce hakemler:

- Siyah, kırmızı, sarı formalar arasında en çok sarıyı beğendim galiba. Siyah çok sert ve demode artık hakem rengi olarak. Mavi de iyiydi ama kaldırılmış. Bir de yakadan aşağıya sarkan TFF logolu bölüm var. Sanki hakemler formaları ters giymişler de dilleri çıkmış gibi, veya kocaman fiyat etiketini çıkarmamışlar. Ama haftasonunda oynanan maçlarda, aksiyon içinde daha bi düzgün gibi.

Ankaragücü: Lotto'nun formalarının (diğer markaların da aslında öyle) fiks bir çizgisi var. Bir surf dalgasını andırıyor göğüsteki o çizgi. Yine takımlarımızın bu sene tuttuğu bir Celtic modası var, enine çizgili forma. Nedense Celtic hariç hiç bir takıma yakışmıyor hissiyatındayım. Ankaragücünün en beğendiğim forması beyaz, yedek forma olmuş. Acaba üstlerinde görebilecek miyiz?

Ankaraspor: Reklamsız düz bir forma. Bunu görünce acaba reklamlar bir formayı az da olsa güzelleştiriyor mu diye düşünmedim değil. Bir de Ankaraspor formalarındaki Galatasaray esintisi dikkatimi çekti. Parçalı ve geçen seneki 3 şeritli formanın renklerini değiştirip giyiyorlar gibi. Biri adidas biri Nike ama. Yine de favorim 1. deplasman seti oldu, plase de yedek forma. Aslında kulübün renklerini barındırmayan sarı bir forma, ama tabi sarı gibi normal bir renk seçilince alternatif formaya, mor kadar ses getirmiyor. Son bir not olarak enine inci çizgili kırmızı kaleci formasını store'larda satarlarsa günlük giyilir.

Antalyaspor: Sayfayı açınca karşınıza net bir Monaco rüzgarı esiyor. Orhan Ak yazılı formalar, genelde hoş. Bir tek yakadaki iki tarafa açılan hareket çok hoşuma gitmedi, onun dışında da zaten denenmiş formüllerin çok dışına çıkmamışlar. Bir de bu senenin alternatif formalarını seviyorum galiba, Antalya'nın mavi forması da güzel olmuş. Belki hakemler bu yüzden mavi formayı skaladan çıkarmışlardır.

Beşiktaş: Işte yeni forma diye bir tarafını yırtmış büyüklerden ilki. Ilk hafta giydi BJK "kartal pençesi" adını verdiği formasını. Adı ve mantığı biraz gereksiz pohpoh ve çiğ dursa da aslen ben formayı sevdim. Beşiktaşlı olsam çok net alacağım bir forma. Dış saha formaları klasik belki ama özellikle siyah ağırlıklı çubuklu yakışıklı olmuş. Ama galiba benim gönlüm yine ve yine yedek formadan yana. Siyah-gri baklavalı forma, 2 sene öncenin Marsilya formasını hatırlattı bana. Onu da çok beğenmiştim, hala bir yerde bulsam hemen alırım. Bu, onun kadar güzel değil ama çok geride de değil. Yine de birilerinin Beşiktaş'ın kaleci kazağı renklerine dur demesi lazım.

Bursaspor: Antalyaspor gibi Bursaspor'un Puma'larında da boyundaki yanlara doğru açılan hareket var. Olmamış Puma, haftanın rüküşü. Forma yeşil-beyaz olunca ister istemez Celtic benzetmelerine geri dönüyor aklım, ama Bursa favorim tonsürton yeşilleriyle ilk deplasman seti. Açık ara.

Denizlispor: Belli ki Lescon, sezona, Denizlispor'un kendisinden daha iyi hazırlanmış. Ilk hafta Fenerbahçe karşısında tel tel dökülen ve artık heralde bu sene küme düşer dediğim Horozlar, iç sahada çok enteresan bir şey giymeyecek olsalar da ikinci deplasman seti, en azından başka şehirlerdeki futbolseverlerin takdirini kazanır. Ama galiba yıldız bu sefer de yedek forma. Beyaz üstüne göğüs kısmındaki yeşili ile bu sezonun en orjinal tasarımlarından biri. Haftanın şıkı. 5 farklı kaleci rengi ile de her moda, her skora podyuma çıkar gibi çıkarır artık Denizli kalecisi Zafer'i.

Diyarbakırspor: Lescon bu sezona iyi hazırlanmış demiştik, yalnız Denizlispor'da meyvelerini deplasman ve yedek formada vermiş bu çalışma. Diyarbakırlılar ise daha şanslı bu konuda, birinci iç saha forması ile farkı yaratmışlar. Ilk deplasman seti de Denizli'nin beğendiğimiz yedek formasının kırmızılısı. Süper Lig'de değil ama forma liginde UEFA'yı zorlar Diyarbakır.

Eskişehirspor: Herşeyden önce ilk dikkat çeken Ümit Karan ismi. Hala garip geliyor, Galatasaray'da gözler onu aramıyor belki ama başka takımda olmasına da alışık değilim. Aslında zaten Eskişehirspor'un formalarında başka hiçbirşey de göze çarpmıyor. Çok klasikler; parçalı, çubuklu, enine çizgili, tek renk. Son dakikada yapılan ödev gibi. Oysa ki Eskişehir, bu ligde fena olmayan takımlardan. Biraz daha özen ile aynı rengi paylaştığı diğer takımların formalarından çok rahat sıyrılabilirdi.

Fenerbahçe: Fenerbahçe'nin formalara bakış açısı ve isteklerini uygulatması, zaten herkesin takdirini topluyor. Çizgileri çok değişmiyor ama her sene bir albenisi var, kendi taraftarı için. Klasik çubukludan çok uzaklaşmadan ufak oynamalar başarılı. Yine de ben büyük, silik amblemliyi beğendim. 3 sene öncenin Athletic Bilbao formasını hatırlattı, aynı yerde bir aslan kafası silüeti vardı siyah üstüne. Bilbao'ya kadar gidip almadığıma hala yanarım. Bir enteresan nokta: Fener'in ikinci deplasman seti ile yedek seti aynı.

Galatasaray: Tartışıla tartışıla canı çıktı sezon başlamadan bu formaların. Iç saha setlerinin formaları aynı, tek fark şortları. adidas, beyaz formada da çok bir fark yaratamamış maalesef. Bir de mor forma var. Store'a ilk uğradığım zaman alacağım formadır; bir daha bu kadar alternatif, bu kadar enteresan bir GS forması gelmeyeceği için koleksiyonerlerin nadide parçası olacak heralde. En garibi de, GS formaları arasında kişisel favorim, hiç bir yerde reklamı yapılmayan ve henüz giyilmeyen düz kırmızı olanı. Her maça onu giyseler keşke. Bir de kaleci kazaklarının hangisi daha kötü karar veremedim. Lescon harıl harıl çalışırken adidas, ya Fener formalarından GS'ye vakit ayıramamış ya da transferler onları sersemletmiş. Bu kadar potansiyel bir sezona böyle formalar ciddi yazık.

Gaziantepspor: Sezonun en başarılı formalarından biri Antep'inki. Galatasaray karşısında giydikleri çapraz çizgili formasıyla River Plate'i bolca andırıyor, tamamen pozitif anlamda. Siyah kırmızılı iki versiyon da, kırmızı beyaz versiyon da çok güzel. Bu senenin forma şampiyonu olmaya adaylar. Bir de içine saçlarını kestirip tam Tsubasa olan, sempatik yetenek Tabata gireceği için ayrı bir güzel. Ayrıca kaleci kazaklarına da gitmiş bu dizayn.

Gençlerbirliği: Ankaralı komşuları gibi (Gökçekspor'u yok sayaraktan) Lotto'yu tercih eden Gençler'in formalarında da o sörf dalgası var. Ama deplasman formalarındaki farklı renkli kol uzantıları, gerçekten kötü duruyor dağınık bir görüntü veriyor formaya. Maalesef daha yazacak birşey de yok. Forma liginde küme düşmenin önemli adayı Gençler maalesef.

IBB: Ankaraspor gibi IBB de Nike'ı tercih etmiş ve sponsorsuz formaları ile arz-ı endam etmişler. Ama bu sefer sponsorsuzluk daha bir yakışmış. Sade olmasına rağmen düzgün olmuş formalar, Ankaraspor bunu yapamamıştı mesela. Hem ilk iç saha hem de ilk deplasman formaları gayet şık. Her zaman turuncuyu sevmişimdir zaten, ince beyaz çizgili mavi forma da güzel olmuş. Kaleci formaları da yıllardır gelen klasik Nike çizgisinde. Sıkıntısız, rahat bir forma. UEFA'yı zorlar forma liginde.

Kasımpaşaspor: Kasımpaşalılar, nasıl bıraktıysak öyle gibi. Minimal değişiklikler var. Ankaragücü ve Gençler gibi Lotto'yu seçmelerine rağmen, formalarının kötü elementlerini en arkaya atmayı başarmışlar. Surf dalgası yedek formada, bebek mavisi de ikinci deplasman setinde. Böylece mahallede rezil olma riski de baya indirilmiş. Bir de Kasımpaşa'nın formalarının kol kısmındaki dik çizgiler, bana, sanki arkadan sırt çantası takılıyormuş hissi veriyor.

Kayserispor: Ben bu formalarda ne değişmiş çözemedim. Bir tek ikinci deplasman forması, diğerlerinden burun farkı ile daha orjinal ama o da yeterli değil. Bütün takımlar arasında kaleci formasını favori gösterebileceğim tek takım heralde. Belli ki Topuz transferi sırasında fırtınalı günler geçilirken forma mevzuu unutulmuş, geçen senenin formaları ile idare edelim demişler.

Manisaspor: Lescon'u övdük övdük ama Manisaspor konusunda çuvallamışlar sanki. Yedek formayı dışarıda tutuyorum, diğer formalar acayip sıradan. Amatör küme takımı edasında oynayacak Manisalılar ligde. Şimdi anlıyorum Sezer ve Ufuk neden bu kadar ısrarla GS'yi istiyorlar. Ama bu kadar sıradan formanın hemen arkasında, yedek formada bir şaheser çıkıveriyor. Kırmızı tonsürton forma, tek kelimeyle müthiş. Galatasaray yapsa olay olurdu. Hep o formayla oynasınlar da futbol, daha ilk düdük çalmadan göze hoş gelse.

Sivasspor: Oyunu değişse de forması değişmemiş Sivasspor'un. Zaten Mehmet Yıldız'ın üstünde başka forma tezahür edemiyorum nedense. Bir kez daha alternatif/yedek formayı beğendim. Lacivert forma, kırmızı amblemle gayet güzel gitmiş. Bir de Bülent Uygun kulübelere daha iyi davransa keşke...

Trabzonspor: Alfabetik sıranın sonundaki Trabzon'a geldi sıra. Bu cephede de çok büyük değişiklikler yok. Tek renk formalar son derece sade ve şık. Ama Barcelona tadındaki turuncu forma, enerjisi ile dikkat çekiyor. IBB'nin turuncu formalarına benzemesi de cabası. Ikisi de güzel ama, o yüzden sorun yok ortada. Ama kolları koyu vücut tarafı açık yeşil olan kaleci forması nanay. Onu da giymeyiversin Sylva canım, nolacak.

Genel bir değerlendirme yaparsak, bu sene genelde yedek formalar öne çıkmış ve çoğu defa asıl formaları geçmiş benim gözümde. Lescon'u genelde başarılı, Nike'ı da genelde başarısız buldum. adidas da GS'nin mor forması hariç standartlarını korumuş. Inşallah maksimum sayıda yedek formalarda çıkar takımlar sahaya, yoksa bir kaç hafta sonra dayanamayıp radyodan dinlemeye başlayacağım maçları.

7 Ağustos 2009 Cuma

Avrupa Ligi Kura Sonuçları


Trabzonspor - Toulouse
Sivasspor - Shaktar Donetsk
Fenerbahçe - Sion
Galatasaray - Tallinn

Aceto tahmin edin demişti, ikisini bildim. Sayısalda olduğu gibi burada da iki bilene bir şey yok. Neyse bu sene kupaya kadar gider mi Türk takımları göreceğiz ama hayal değil. Tahminim Sivas haricinde diğer 3 takımın gruplara kalacağı. Trabzon'un şansı yüzde 51.

Not: Galatasaray.org'da yazan bilgiye göre Tallinn, liginde 5 maç eksik ile lidermiş. Allah ne ligler yaratmış.

Oh Be TSL!


Haziran'dan beri restoranda oturuyoruz hepimiz. Yandaki bazı masalara iştah açıcı bir Konfederasyon Kupası geliyor. Sonra takımlarımıza siparişlerimizi veriyoruz, Elano, Rijkaard, Keita fln istemiş bizimkiler. Başkaları Brezilya mutfağını tercih ediyor, diğerleri karışık takılıyor. Sonra aperatifler. Ekmek üstü Tobol, Netanya salatası ve kızarmış Honved.

Ama bugün, sonunda mutfaktan, elinde bizim yemeklerle çıkan garsonları gördük. Peçeteler önümüze serildi, yemeye hazırız ve çok açız.

Şaka bir yana sonunda ligler başlıyor, haftasonları şenleniyor. Canlı maç izlemeyi özlemiş bizler, çıtır çerez Avrupa hazırlık maçları ile yetinmedik tabi ki.

Geçenlerde bu blogda bir anket yapmıştım, transferler ve Avrupa maçları ile beraber, size göre bu senenin en iyi takımını öğrenmek istemiştim. Gelen 113 oyun 78'i Galatasaray'a geldi. Açık ara farklı Fenerbahçe ikinci (17 oy aldı), Beşiktaş 3. oldu ve 9 oy aldı. Yani genel kanı rahat bir Cimbom şampiyonluğu ama geçen sene sorsanız da aynı şeyi duyardınız.

Kim olursa olsun, keyifli bir lig olsun, hakemlerin konuşulmasına gerek olmasın, Federasyon aklımıza gelmesin (Antep maçını 19.30 ile haftanın en erken maçı yapınca ilk haftadan şimşekleri çekiyor Mahmut Özgener ve arkadaşları maalesef). Neyse artık perde kalksın, lig başlasın, erkek egemenliği devam etsin.

31 Temmuz 2009 Cuma

Go West!

Galatasaray - Netanya maçının bu başlıkla ne alakası var şimdi diyenlere; Avrupa macerasına başlayalı 3 maç olmasına rağmen henüz Edirne'nin batısına geçemedik de ondan. Ankara'nın doğusunda ilk Kiril alfabeli formalarıyla Tobol vardı karşımızda, bu gece de Ibranice takılan Netanya. Bu turdan sonra Edirne'nin batısında, Latin alfabesi kullanan ülkelere yolculuk yapacağımızı umuyorum. Pet Shop Boys'dan Go West bu yüzden geliyor.

Uğur'un da yazdığı gibi, Galatasaray kolay maçlarda geriye düşüp kendine gelmek gibi bir alışkanlık kazandı. Ama bu sık tekrarlanırsa, geriye düştüğünde kendine gelen takımın, olayı kanıksayıp yine sallamamasından korkuyorum açıkçası. Yine de Tobol'dan daha kolay olduğunu düşündüğüm bir kuranın beni şaşırtmaması iyi oldu. Tobol ne de olsa 10-0-0 taktiğiyle sahaya çıkmıştı, bir de ilk dakika golü bulunca en sıkıntılı senaryo gelmişti başımıza. Netanya ise futbolu daha pozitif oynamayı tercih eden bir takım olacaktı/oldu. Bu yüzden hücum etmemiz ve gol atmamız beklenen şeylerdi benim açımdan.

Yalnız şüpheliyim ki Fenerli bir Türk Yahudisi, Netanya'ya Sabri'nin üstünden oynama taktiği vermiş. Ilk yarı ne kadar tehlike varsa hepsi Sabri'nin koridorundan geldi. Golde hatalı değil derken, ön direkte topu kurtarmak yerine içeri tiklediğini gördüm. Zaten pek sempatim yoktu, attığı gole rağmen bu takımda yeri/işi olmadığını kesinleştirmiştir bu maçla. Sağ beke en yakın zamanda Uğur'u veya yeni bir transferi bekliyoruz.

Takım, kendini sıkmamak dışında iyiydi sanki. Çok teknik taktik bakılacak bir maç olmadı. Zaten deplasmandan 4-1 galibiyet ile ayrılıyorsan bir yerlerde bir şeyleri doğru yapmışın demektir.

Yine de önemli bir noktaya değineyim. Bu maçtaki duran toplar iki takım hakkında da çok açık bulgularla doluydu. Ev sahibinin kalitesini anlamak için Hakan Balta'nın attığı gole bakmamız yeter. Kornerden gelen topta, kaleye yakın mesafede hiç kimsenin tutmadığı Hakan Kadir Balta, çok rahat bir gol attı. Hiç, bir duran topta bu kadar kötü oyuncu paylaşımı yap(amay)an bir takım görmemiştim. Orada maçın ne olacağı belliydi. Galatasaray tarafında ise sevindirici gelişmeler var. Yıllardır saçma sapan duran top organizasyonları ile kafayı yedirtirdi bize takım. Bu sezon Tobol'a atılan bütün goller duran top. Bu akşamki maçta da 2 tane duran top golü. Kewell'ın kornerlerde el-kol ile hangi formasyonda topu kullanacağını işaret etmesi, bu pozisyonların ciddi şekilde çalışmış ve ezberlenmiş olduğunun göstergesi. Belki de benim içimi en rahatlatan unsur da bu. Kapanan savunmaları geçmenin en kolay yolu duran toptur çünkü.

Go West, life is peaceful there diyorum o zaman, batıya doğru yürüyüşü sürüyor Galatasaray'ın (ve duyduğuma göre Fenerbahçe'nin de, onlara da tebrikler). Uzun soluklu olması dilekleriyle...

23 Temmuz 2009 Perşembe

Daum'un Fenerbahçesi

Daum'un ilk geldiği günlerde bloglardaki genel hava Rijkaard ile uzun vadeli bir atılım yapan Galatasaray'a Fener'in hamlesinin daha bu seneye odaklı olduğu idi. Alman, Türkiye liginin herşeyini biliyor ve domestik başarıya daha yakın kesinlikle. Ama bu kadar kolay ve hızlı gerçek yüzünü göstereceğini beklemiyordum.

Bugün NTVSpor'daki demecinde Daum, Avrupa'nın kendileri için ikinci planda olduğunu yazmış. Galatasaraylı olmama rağmen üzücü bir durum bu, çünkü bu kadar yatırım yapan ve hırslı olan bir takımın sezon başlamadan böyle bir hedef açıklaması, ortada ciddi bir vizyon sıkıntısının olduğunu gösteriyor. Anadolu takımlarının "hedefimiz kupa" demesinin bir üst kademesi gibi duruyor 3 büyüklerden birinin "hedefimiz lig" demesi.

Daum'un açıklamaları daha da garipleşiyor. Kicker'a söylediği sözlerin arasında Fenerbahçe'nin geniş bir vizyonu olduğundan ve Manchester United, Inter, Bayern Münich gibi klüplerle beraber anılması gerektiğini savunuyor. Türk takımları için belki çok uzun vadede olabilecek bir hedef olmasına rağmen, tamamen imkansız diyemeyiz. Ama Daum gibi Avrupa'yı kafadan ikinci sıraya koyan teknik adamlarla bu olur mu? Cevap ortada sanki.

Her ne kadar Fenerbahçe'yi bu seneki şampiyonluğa daha yakın görüyor olsam da orta vadede Daum hamlesi sanki hedeflere zarar verici bir hamle gibi duruyor.

17 Temmuz 2009 Cuma

Tobol 1 - 1 Galatasaray


Sezonun hem en önemli hem de en önemsiz karşılaşmalarından biri olarak yazılacak heralde bu akşamki Tobol maçı. Önemli çünkü bu tip küçük takımlara karşı gardı düşük yakalanmak daha olası, hem de rakibin ligi çoktan başlamış ve ne yapacağını bilen bir rakip ise. Önemsiz çünkü daha temmuz ve uzun (olacağına inandığımız) bir yolun başlangıcının başlangıcı. 

Çok fazla teknik taktik yazılacak bir maç değildi, neyse ki yanımda bir arkadaşım vardı da uyumadım hatta. Ama aklımda kalan bazı şeyler var. Bir kere gençlerle başlamak hem onlara güven ve zaman vermek açısından hem de asıl takımı erken forma sokup sezonun kritik haftalarında form düşüklüğüne sokmamak açısından önemli. Yarı suni bile olsa Rijkaard, gençlere şans veren bir hoca kimliğine bürünür artık. Ama o zaman insan soruyor, her hazırlık maçında oynatıp beğendiğin Emre Çolak nerede? Çok rahat bu maçta oynayabilecek ve oyuna katkı sağlayabilecek bir isimdi oysa ki. Ayrıca yine Sabri'nin kullandığı duran toplara kalmazdık, inşallah bir gün o hastalığı da atıcaz üstümüzden. Eskiden Hasan Şaş'ın kullandığı kısa kornerler vardı, onun gibi bu da. 

Alpaslan'a da bir paragraf açalım. Benim sevdiğim bir oyuncu, bu akşamki oynu veya kırmızı kartı düşüncelerimi çok da etkilemedi. Kendisine gösterilen iki sarı kartın da ağır olduğunu düşünüyorum, keza birincisinde önce kaymasına rağmen sonradan ayağını çekmişti. Yine de emin olmak için tekrar izlemem lazım. Nolursa olsun Alpaslan'ın Volkan Yaman'dan daha nitelikli bir sol taraf yedeği olacağına inanıyorum. 

Bir de özlemişiz stadlarla elektriklerin gitmesini. Ben ilk yarı bitti zannetmiştim, daha devamı varmış. 

Maçı sıktık sıktık bu kadar suyu çıktı, haftaya Ali Sami Yen'de canlı canlı sezonu açtığımızda daha enteresan şeyler yazacağımıza eminim. Ayrıca yarın bir sonraki tur için kura çekimleri var, hem Fenerbahçe'nin hem de muhtemelen Galatasaray'ın rakiplerini de öğrenmiş olacağız. O bile bu akşamki maçtan daha aksiyon olabilir.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Keita ve Ötesi

Artık transfer dönemlerinde her sabah kalkıp "bugün acaba bomba patlar mı, kim gelir?" diye düşünmek bağımlılık yapıyor. Haldun Üstünel'e çok teşekkürler bunun için. Kader Keita da aynen öyle bir transfer. Bütün Galatasaray camiasına ve Türk futboluna hayırlı olsun.

4-3-3 dizilişinde her yerde oynayabileceğini, Lincoln'ün artık tamamen gözden çıkarıldığını ve takıma yapılması gereken diğer takviyeleri çok güzel yazan bloglar var. Boyumu aşan sulara girip aynı şeyleri tekrarlamayacağım. Zira Keita'yı çok izlemişliğim de yok.

Ama bir kaç adım yukarıdan da bakılabilir bu transfere. Yıllardır, özellikle de 4 büyüklere gelen oyuncuların hepsi "memleketi+yıldız" mertebesindeydi, oyuncunun osurukluk seviyesine bakılmadan. Yani adı sanı duyulmamış Alman oyuncu geldiğinde Alman yıldız mertebesine ulaşıyordu otomatikman. Daha sonra sahada şerefli mağlubiyetlerle yetinmezken Türk takımlarının vizyonu biraz daha genişledi oyuncu alımında. Hakkaten de elle tutulur adamlar da geldi, ülkemiz şenlendi, Avrupa futbolunda haritaya girmiş olduk en azından. Bu seviyenin en büyük transferi Hagi idi. Nasıl bir efsane olduğunu belirtmeye gerek yok ama bir yandan da Hagi bir piyangodur GS için. Geldiği yaş itibariyle sahada hiçbir şey yapmayan adam olsa kimse şaşırmayacaktı. Yani Türkiye, Avrupa futbol ve transfer haritasına girmişti ama tatil merkezi olarak.

Bir sonraki adımı da attık 21. yüzyılda. Yaşlı olmayan ama gözden düşen oyuncular geldi bir süre. Buraya mesela Anelka yazılabilir. Kariyeri gittikçe gerilemiş ve ahı gitmiş adı kalmış bir oyuncu idi, yaşına bakmadan konuşunca. Sonra Türkiye'de kafa dinledi ve oradan Premier League'e ve Chelsea'ye zıpladı. Aslına bakarsanız Kewell da böyle bir transfer.

Ama Keita transferinin de gösterdiği üzere, Türk futbolunun yabancı transferlerinde artık bir üst kademeye de geçiş var. Yani genç, hala iş yapan, en üst seviye olmasa bile iyi olarak anılan oyuncuların ülkemize gelmesi veya gelmeyi ciddi olarak düşünmesi. Bu bugün Keita'dır, yarın belki Poulsen'dir, Mellberg'dir (geç kaldık ama olabilirdi), belki de iki seneye Ronaldinho'dur. Yani aslında güzel bi atlamadır bu. Lyon ve Porto'nun birinci sınıf takımlara satamadıkları ile birinci sınıf takımlarda bekleneni veremeyen 25-30 yaş arası oyuncular bahsettiklerim.

Bir sonraki adımı da 3-4 seneye atabileceğimize inanıyorum. Nedir? Üst seviyelere gidecek takımların sondan bir önceki adımı. Yani bir bakıma belki Porto ve Lyon tarzı bir takım. Bunun için gereken elementleri yavaş yavaş topluyoruz ama eksiklerimiz var. En başta Avrupa çapında birincil takımlarda oynayabilecek genç Türk oyuncular. Yani o takımların ilgisini çekmek için güzel oyuncular. Arda, Mehmet Topal, Sercan Yıldırım en çok adı geçenler. Bunların gerisinin de gelmesi, Türk takımlarına olan ilginin devam ettirilebilmesi lazım. Bu durumda alt seviyelerdeki potansiyelli oyuncular için de Türk takımları önemli bir vitrin ve çekim merkezi olur. Özellikle bu sınıf oyuncuların yabancı versiyonları için çok da hazırlıklı değiliz. Yani gencecik yabancılar için sabrımız az ve onları yeterli derecede değerlendirebileceğimiz scout ekiplerimiz yok. Afrika'dan Brezilya'dan, Avrupa'nın alt liglerinden gelen genç oyunculardan hep Ribery performansı beklicez. Ama menajerlerin getirdiği videolardan adam seçen yöneticiler, ardarda hatalı transferler yapıp sabır seviyelerini aşağıya çekecekler gibi duruyor. Hatta o kadar başarısız transferler olacak ki bu makroplan'ın doğruluğu bile sorgulanacak desek yeridir. Umarım yanılıyorumdur.

Yani bugün Keita ve Ankaragücü'ne gelen Darius Vessall ile önemli transferler yapsak da, asıl aştığımız engeller psikolojik engeller. Farkında olalım veya olmayalım bir üst sınıfa geçmenin dayanılmaz hafifliğini hissediyoruz. Gerisi de yine ellerimizde.

19 Haziran 2009 Cuma

Fenerlilik (Scapula'ya)


Scapula gibi benim de babam Fenerli. Ama 1983 doğumlu olarak 80'lerin sonlarında aklım başıma geldi ve Galatasaray'ı seçtim. Takımın o sıradaki başarısından da olabilir, etraftaki kuzenimin GS'li olmasından da, ama bişi oldu ve seçtim takımımı. Daha sonra çok kez Scapula'nın Mayıslar Bizim blogunda yazdığı bu yazıdaki hisleri hissettim. Futbolun içindeki hiç kimse tamamen temiz olamaz ama bu skalada Fenerbahçe'nin yeri her zaman ayrıdır. Aşağıdaki yazı, bu linki okumadan hiç bir şey ifade etmez.

Zaman zaman altına imza atacak kadar katılmış olsam da orada yazanları tekrarlamak için yazmıyorum bu yazıyı. Niyetim aslında belki de biraz eleştiri, yarım bir açık mektup. Eğer yanlış bir şey dersem, Scapula'dan şimdiden özür dilerim, tanışmasak da niyetim kötü değildir. 

Efes Pilsen - Fenerbahçe basketbol finali serisinin son maçındaki olayları üzülerek izledik, izledim. Eminim bir sürü Fenerli de aynı hislerle izlemiştir. Orada yapılan saldırıların "bazı kendini bilmezler" tarafından yapıldığı ve bunların "koca bir camiaya mal edilmemesi" klişelerini artık kimse yemiyor. Çünkü bunlar hep oluyor maalesef. 

Ama babam Fenerli. En yakın arkadaşlarımdan biri Fenerli. İş arkadaşım Fenerli. Ve hiç biri de benim (ve belki de bizim) kafamızda canlandırdığımız Fenerli kalıbına uymuyor. Anketlerde en sevilmeyen takım hep Fenerbahçe çıksa da, bunu bloglara yazıp bir kısım insanı "Fenerlileştirmek" ne kadar doğru? Veya bir Fenerli prototipi yaratmak? Türkiye, maalesef, herkesin "şurası"nda gezdiği bir yer ve hiç tanışmayan iki insan, takım kavgasından birbirini öldürebiliyor. Burada, biz blog yazarları olarak, bazen ne kadar birbirimize Scapula'nın yazdıkları gibi şeyler hissetsek de, bunları içimize atmayı öğrenmeli ve öğretmeliyiz diye düşünüyorum. Farklılaştırma, ötekileştirme ülkemizde fazlasıyla var ve buna karşı durmanın bir yerlerden başlaması gerekiyor. Gittikçe medyasal gücü artan ama hala insani tarafını da yitirmemiş blog camiası, bu pozitif cephenin başlangıcı neden olmasın? Rakibi tarafından ötekileştirilmek, yanlış bir hareketi doğrulamak gibi görülebilir bir grup tarafından. Aynen Aziz Yıldırım'ın, Fenerbahçe eleştirildiğinde "başarılarımızı çekemiyorlar" demesi gibi; tepkinin konuşarak tatlı dille gelmesi, atışmaktan daha yararlı olur rakibinizle uzlaşmanız konusunda. Ama birilerini Fenerlileştirerek, Cimbomlaştırarak, aslında hep eleştirdiğimiz "medyanın körüklediği rekabet"i körüklemiyor muyuz? 

Bunlar benim nacizane görüşlerim, tek bir doğru veya yanlış da yok. Sürçü lisan ettiysek affola, hele de Scapula'ya karşı. Niyetim, kimseyi kırmadan düşündüklerimi yazmak. Yorumlarınızı bekliyorum. 

15 Haziran 2009 Pazartesi

Bir Gün Herkes...

Bir gün herkes (2 sene önce Galatasaraylı, bir kaç yıl Kayserili, geçen hafta Beşiktaşlı, bu aralar) Fenerbahçeli olacak!

14 Mayıs 2009 Perşembe

Milyonların Gazetesi Hürriyet

Bloglar hayatımıza girdiğinden beri haber alma şeklimiz aslında çok da değişti. Her ne kadar her blog yazarının bir takım taraftarı olduğunu bilsem de onlar sayesinde de tarafsızlığı daha çok öğrenir oldum. Buna karşın, Hürriyet gibi aslında tarafsız olması gereken "mass media" organlarının da yaptıkları karşısında daha da şaşırır oldum.

Aragones'in Fener taraftarları arasında sevilmediği ve Türkiye'deki kariyer çok uzun olmadığı biliniyor. Ama bunu, o takımın taraftarı gibi ortaya koymak ne kadar doğru? Hürriyet'in şu haberi, özellikle de son cümlesi baya manidar:

"Biz de hurriyet.com.tr olarak diyoruz ki; 
Mesajlarınızı hem bize, hem Aziz Yıldırım'a gönderin..
Çünkü milyonların kulübü Fenerbahçe bu başarısızlığı haketmiyor.. "


Ben peki niye şimdi gazete okuyayım diye soruyor insan, hele de bu kadar güzel yazılan adam gibi bloglar varken...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Hepimiz Kardeşiz

Bu iş yerinde grev vardır diyeyim; açık açık yazacak zamanım olmadığını ve/veya üşendiğimi belirtmeyeceğim tabi ki. Ama Ezeli Rakip Ebedi Dost diye blogu olan biri olarak buna seyirci kalamadım.

Galatasaray ile Fenerbahçe, son maçta yaşanan rezillikleri affettirmek için 19 Mayıs'ta İnönü Stadı'nda bir dostluk maçı oynayacakmış. Fikir çok da güzel aslında. Hem de seyirciler de eşit sayıda olacakmış.

"Ilk kanı siz akıttınız" her dönem ağızlara pelesenk olan bir laftır; yani ilk kanı siz akıttığınız gibi barışı istiyorsanız ilk kıyağı da siz yapın tarzında. İki taraf da aynı düşüncede olduğundan dolayı da arpa boyu kadar yol alınmaz. Belki yıllardır beklenen fırsat budur dedim kendi kendime. Iki tarafın da sessiz sedasız, ayrıca bir de hırssız, maçını oynayacağı ve iki tarafın birden ilk kıyağı yapmasına gerek olmadan birilerinin yapacağı bir olay. 

Evet muhtemelen medyanın körüklemesi ile çığrından çıkmış bir ateş olan Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti, bu tip bir dışarıdan müdahale ile bulunduğu şoktan çıkarılabilir ve kendine gelebilir. Ama ya bu "dostluk" maçında da kavga ederlerse, yarı yarıya olan tribünler meşaleler ve yumruklarla birbirine girerse? O zaman belki de artık vakti gelmiştir bu diyarlardan gitmenin, kimbilir....

Umarım bilet fiyatları pahalı olmaz, zira hiç gitmediğim ama görmeyi çok istediğim İnönü Stadı'na da gitmek için bir fırsat bana bu. Inşallah orada olacağım, gönül ister ki Fenerli bir arkadaşımla kolkola, yanyana. 

4 Mayıs 2009 Pazartesi

St. Führer

Aziz ve evlatları, yine yaptı yapacaklarını. Resim Taksim Meydanın'dan.

3 Mayıs 2009 Pazar

1 Mayıs 2009 Cuma

Teknik Direktör Sevmezük! (Bir Klüp Kültürü Eleştirisi)

Günler önce de düşünüyordum, hala Ersun Yanal Trabzon'un başındayken. Neden biz teknik direktör sevmeyiz? Neden her hata onların hatasıdır? Bir yönetim, takımın başına birini geçiriyor ve kısa sürede kovuyorsa demek ki neredeyse sıfır güven ile takımının başına koymuştur. Yani "biz bu adamı şimdilik getirelim ama napabilir ki, 3 sene beraber çalışsam 3 senem heba olacak" diyorsa bir yönetim, o zaman 2-3 ayda kovabilir. Yok eğer senaryo böyle olmasa, yani getiren yönetim getirdiği teknik direktöre güvense ve dese ki "bu adam bugün yenilir ama ben bu adamla 3 yıl çalışıcam ve biliyorum ki uzun vadede bu adam beni ileriye taşıyacak", o zaman gerçekten 2-3 ayda kimse kovulmaz. 

Yuvarlak lafları bırakıp özele inelim, tümdengelimci pozlar yapalım. Sene başında kadrosunu baştan aşağıya değiştiren son senelerin iddiasız takımı Trabzonspor'u şampiyonluk potasına sokan Ersun Yanal istifa etti, ettirildi. Aynen Galatasaray'ın 3 önceki teknik direktörü Kalli gibi. Trabzon'un dışındaki 3 büyüklere bakalım; Galatasaray yönetimi Bülent Korkmaz'ın arkasında, yani yakında gider, Aragones sokağa çıkamıyor, Demirören döneminde Beşiktaş teknik direktörlerini hali bu klipteki gibiydi, Denizli iki yenilgi alsa o da klibin sonuna eklenir. 

Bir de dışarıya bakalım. Ortada bir Alex Ferguson gerçeği var ki ben zaten öncesini hatırlamıyorum. Arsene Wenger de az buz değil, sorunu Ferguson'un gölgesinde kalması. Ama aslında bunun gibi çok fazla örnek de yok. Mesela Gerets. OM ile şampiyonluğa koşarken, takımı sene sonu bırakacağını açıkladı. Van Gaal, AZ'yi şampiyon yapsa da takımda kalıp kalmayacağı belli değil. Bunlar başarısız hocalar mı? Kesinlikle değil. Demek ki sorun sadece bize sirayet etmiş değil. Ingilizler hariç hemen hemen herkes aynı şeyi yapıyor.

Neden? Kendimce cevap vereyim, tartışma ortamı oluşsun. Teknik direktör sorunsalı, kulüp kültürü ile birebir alakalıdır kanımca. OM veya AZ, kalburüstü takımlar olsa da Avrupa'nın en üst düzey takımları değiller, güzide Türk klüplerimiz gibi. Kupa sayılarının yanı sıra bir Barcelona, ManU, Liverpool kadar klüp kültürleri yok. Yönetim-Teknik Direktör-Oyuncu düzeneğini bir kum saati gibi görürsek, Teknik Direktörler ortadaki ince yer gibidir. Yönetimin dediklerinin futbolculara doğru iletilmesi, takımla ilgili sıkıntıların/isteklerin yönetimle konuşulması sırasında kritik bir yerdedir her teknik direktör. Yani üstündeki ve altındaki kademelerin uyumlu çalışmasında elzem rolleri vardır. Zaten bu dediğimiz klüp kültürünü oluşturan olayın ta kendisidir. 

Iki örnek... Real Madrid, Galacticos sonrası ve 90'ların sonlarında (kendi çapına göre) bocalarken teknik direktör debisinin de hızlandığını görüyoruz. Aynı şekilde, Galatasaray, 90'ların sonunda Türkiye Liglerinde görülmemiş bir hegemonya kurarken, Fatih Terim de 4 yıl takımın başında. Istikrar ile başarının harmanlandığı iki örnek yukarıdakiler. Tabi ki Cevat Güler'in yaptığı olaylar gibi istisnalar da var ama kanımca bunlar istisna, veya şukela tabirle "futbolun cilvesi". 

Şöyle de özetleyebiliriz: Klüp kültürü veya kültürsüzlüğü hemen oluşan veya yokolan şeyler değillerdir. Önemli bir kültürü olan klüp hızla 2-3 hoca değiştirse de istikrarı bulması olasıdır, veya kültür eksikliği uzun zamandır süregelen bir klüp, bir teknik direktörle istikrarı bulsa da bu örneği çoğaltamadığı sürece kültürünü tam olarak oturtamaz. 

Yani Adnan Polat yönetimindeki Galatasaray'ın Van Gaal'i getirse bile bu kafayla işinin zor olmasıdır, veya Yanal ile yolları ayırarak Trabzon'un elinin tersiyle ittiği olay budur. Şampiyonluklar ve kupalar her zaman kazanılabilir ama bir takımı büyük takım yapan bence budur. O yüzden anamızın liginde 4 büyüğüzdür ama Avrupa'da "zorlu deplasman"dan ileri istikrarlı bir şekilde gidemiyoruzdur. 

13 Nisan 2009 Pazartesi

Aidiyet vs Reaksiyon

Dun aksam bir ceza sahasinda iki takim karismis, obur ceza sahasinda bir kaleci tombala cekerken arada boyle bir goruntu de sahalara yansidi. Ozellikle Ali Okanci bu konu ustunde yorumunu belirtti. Basa sarip olayin kisa bir ozetini gecelim, sonra kendi yorumuma gelelim.

Ilk resmi koyan Bulent Timurlenk, Aceto'sunda. Oraya Ali Okanci'nin yorumu:

Materazzi ile Rui Costa'nın izlemesi normal, çünkü taşkınlığı yapan taraftar. Carlos ile Lincoln'ün izlemesine ise vahim mi desem normal mi desem bilemedim. Çünkü taşkınlık çıkaranlar kavga eden arkadaşları. Ayırma adına bile müdahalede bulunmayarak aidiyet duyguları olmadığını mı ortaya koymuşlar, yoksa bu salakları uzaktan izleriz ne bulaşacağız diyerek doğru olanı mı?!


Daha sonra kendi Penne'sine tasiyor, linkiyle aktariyorum. Yukaridaki futbolcularin aidiyet duygularini sorguluyor. 

Bir bakima katilmamak elde degil, gercekten her gun gunlerini, sahayi, deplasmanlarda odalari ve en onemlisi formayi paylastiklari arkadaslari kavgada iken onlarin izlemesi cok normal degil. Ama hemen hemen ayni sey basima geldigi icin o zamanki hislerimi anlatayim istedim. Olaya son derece yavas, her an bitti bitecek dusuncesi ile yaklastigimdan hemen mudahale etmemistim. Olayin varligina inanmamistim cunku, "ben top oynamaya geldim olanlara bak"ti benim icin. Kendi kavgama bile girmemis biri olarak hali sahada azmanlarla kavga etmeye hic niyetim yoktu. O yuzden Lincoln ve R.Carlos'u anliyorum. Onlar oraya kavga icin gelmemisler ve etmeyecekler. Her nasil arkadaslari orada kavga ile birseyleri ispat ediyorsa, onlar da etmeyerek birseyleri ispat etmeye calisiyorlar aslinda. Kavga nasil bir reaksiyonsa, bu da onlarin reaksiyonlari. Ben de olsam ben de kavga etmezdim, sularin yagdirildigi Fenerbahce macinin devre arasinda Kapali'yi terkettigim gibi. Siddete karsi sukunet de bir reaksiyondur, sesi de ayni derece cikar.

PS: O sirada santra yuvarlaginda Lugano ve Nonda haric neredeyse butun yabanci oyuncular vardi iki takimdan da. Mesela Baros'u net hatirliyorum.