barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2009 Cuma

Bu Seneki Kuraların Getirdikleri

Reuters'da enteresan bir yazı okudum az önce. Platini'nin liderliğinde değiştirilen Avrupa Kupaları formatıyla ilgili yorumlar ve sorular var.

Yazı Arsenal - Celtic eşleşmesi etrafında dönüyor aslında. Diyor ki, Moldova şampiyonu Sheriff Tiraspol veya Macar şampiyonu Debrecen gibi takımlar direkt ŞL'de oynarken Celtic ve Arsenal'den biri eleme turlarında elenmek zorunda. Ve soru: sağdaki takımları mı ŞL'de izlemek istiyorsunuz, yoksa soldakileri mi?

Ben kendi yorumumu getireyim bu olaya. ŞL'ye girmek çok önemli bir gelir kapısı ve futbolun çok gelişmediği ülkelerden bu organizasyona katılan takımlar bundan pay alacaklar. Aldıkları pay, tam olarak büyük liglerin 3. ve 4.lülerin şu ana kadar aldığı pay. Yani Platini burada bir anlamda Robin Hood oluyor. Zenginden alıp fakire veriyor gibi gözüküyor. Ama bu kahramanlığın, uzun vadede ciddi sıkıntılar yaratacağına inanıyorum ben şahsen kendim. Olacak nedir burada, hem büyük hem küçük liglerde başa oynayan takımlarla başaltına oynayan takımlar arasındaki fark artacak. Örneğin Sheriff Tiraspol, ŞL'ye katılarak ciddi bir adım öne fırlıyor ülkesinde. Yani yerli rakiplerine göre ciddi bir gelir farkı olacak, Avrupa tecrübesi artacak ve yerli oyuncular için, Avrupa vitrininden dolayı, Sheriff, ciddi bir çekim merkezi olacak. Böylece de Moldova'da Sheriff, daha istikrarlı bir şekilde alttaki takımlardan kopacak. Öbür yandan muhtemelen Avrupa'da önemli bir statüye erişmesi 50 yıl alacak bir klüp. Yani uluslararası seviyede de yerel seviyede de Moldova'ya yardım etmemiş olacak Platini.

Peki büyük liglerde nolacak? Örneğin Arsenal diyelim. Ali Okancı bozulmasın ama farzedelim Arsenal elendi. Yerel rakipleri Chelsea ve Manchester United gibi ekiplerin elde ettiği çok ciddi bir gelir kapısından mahrum olacak Arsenal. Bu iki veya üç sene üstüste olsa, git gide bu takımların bir adım arkasında kalmaya başlayacak. Aynı şey ŞL'de de olacak. Barcelona, Debrecen'i havada karada yenebilecek bir takım. Ilk grup seviyesi bu tip takımlarla dolduğu zaman, oraya yeteri kadar önem vermeyecek ve Şampiyonlar Ligi de şampiyonlar arenası gibi gözükmekten çıkacak. Ayrıca üst turlara kalacak takımlar da hep aynı olacak gittikçe. Yani büyük liglerle küçük liglerin arasındaki uçurumu kapamak için yapılan hamle sayesinde Avrupa'daki küçük-büyük her ligdeki büyük takımlarla küçük takımlar arasındaki uçurum açılacak.

Kişisel olarak bu konuda düşüncelerim böyle. Sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum veeee hemen yorum kısmına alıyorum sizleri. Bedava kanepe ve yerli içecek de mevcut orada.

23 Temmuz 2009 Perşembe

FC Barcelona vs The Doors

En başta bir hayırlı olsun ile başlayalım, Barcelona'ya, Inter'e, Hleb'e, Etoo'ya ve Ibra Cadabra'ya. Kime daha hayırlı, kime daha yararlı olacağını ise zaman göstericek.

Inter, her sene yıldızlar transfer eden, takım olabildiğinde şampiyon olan, takım olamadığında da harcadıkları ile kalan bir takım gözümde. Belli bir ekolün takımı yani; ekolün diğer parçaları Real Madrid, Bayern Münich, Chelsea veya ülkemizde Fenerbahçe. Flaş transfer, inanılmaz yetenekler, enteresan yöneticiler ve takım olma konusundaki sıkıntılar. Barcelona ise bu ekolün tam karşısındaki diğer ekolün bayrağı diyebiliriz; mesela Liverpool, Dortmund veya ülkemizde Galatasaray (bence diyeyim).

Eto'o, sevdiğim beğendiğim bir adam (ben kimsem, Etoo'ya tepeden baktım iki saniyede). Biraz arıza ama olur öyle şeyler. Ama yazının asıl konusu Ibrahimoviç ve Barcelona. Ibra'nın daha arıza biri olduğu su götürmez bir gerçek. Kırmızı karta daha yatkın, kaybettiği topları umursamaz, serseri bir mayın. Ama bir bakarsın şapkadan 3 tavşan birden çıkarır, küçük diller yutulur. Ilk günden beri Ibra'nın ne kişilik ne de oyun karakterinin Barcelona'ya uyacağını düşünmüyorum şahsen. Gözümün önünde canlanıyor, Iniesta, Xavi, Toure topu getirecek; paspaspaspas, sonra top Ibra'ya gelecek. Kanattan topu aldığında karşısında birini bulan Ibra, bir yavaş sağ ile sola doğru hız kazanacak, kanattan göbeğe doğru akacak, arada bir ver kaç belki, sonra da şut. Bir bakıma Kayserispor'da Mehmet Topuz neyse, o. Peki dünyanın en "takım" takımı Barcelona için, çok tehlikeli bir durum değil mi bu?

Şahane oynayan, futbolun bütün gereklerini yaratıcı ve zevkli bir şekilde ortaya koyan bir takım ve çılgın/deli, çok yetenekli, patlamaya hazır ve genelde kendi kafasına göre takılan bir forvet. Bana tek bir şey hatırlatıyor: Ray Manzarek'in müzik dehasının oluşturduğu The Doors grubu ve çılgın/deli, çok yetenekli, patlamaya hazır ve genelde kendi kafasına göre takılan Jim Morrison. Umarım sonu aynı olmaz.

14 Temmuz 2009 Salı

Takım Yapmak vs Takım Olmak


CM'nin ilk versiyonlarını kuzenimle oynadığımız günleri hatırlıyorum. Oyunculara idmanları kendin yaptırdığın, şimdi bakınca eften püften olan ama aynı zamanda bir çok doğrusu olan güzel bi oyundu. Bir yaz günü ligde birbirimize karşı oynuyorduk, 7 kişi kalmama rağmen Arsenal ile yanılmıyorsam kuzenimin Liverpool'unu 3-1 yenmiştim. O kadar mutlu olmuştum ki kuzenimle bu olayı yazıya dökmüştük, ikimiz de altını imzalayıp duvara asmıştık. Çocuk kafası...

Yıllar sonra düşününce belki de bir takım olma hikayesiydi o çocuksu zaferim. Sanal ortamda en azından. Yoksa güzel bir jenerasyon yakalamak, takım içindeki kolej havası kavramlarının farkında değildim tabi ki 8-9 yaşında.

Bu hikayeyi günümüz futbolunda Chelsea'ye uyarlayabiliriz. Abramoviç öncesi (AÖ) ve Abramoviç sonrası (AS) olarak çok farklı boyutlarda olan bir takım Chelsea. En başta takım yaptılar, herkesi aldılar, deliler gibi para saçtılar. Los Galacticos'un Ingiliz versiyonu, The Galactics oldular belki de. Ama yerel başarılar dışında ellerinde kupa göremedik. Şimdi takım olma niyetindeler. 2 sene önce Kaptan Terry'nin son penaltıyı kaçırması, yağmur damlaları arasındaki hüznü, Lampard'ın annesini kaybettikten sonra geçirdiği periyot, geçen sene Barcelona'ya kendi evlerinde elendikleri maçta yaptıkları hareketler... Takım yapmak ile takım olmak arasındaki insani farkı yaratan şeyler bunlar.

Chelsea takım olmanın, yani parayla alınamayanın peşine düştüğünde de onun rolünü başka takımlar doldurdu, dolduruyor. An itibari ile bunun iki bayrak taşıyıcısı Real Madrid ile Manchester City. Real Madrid bir piskolojik ezilmeyi üstünden atmak isterken Manchester City'nin işi ise çok daha zor. Yarım asırdır çok önemli bir başarıları yok ve şimdi sıcak para ile sıfırdan futbol kültürü inşaa etmeye çalışıyorlar. Büyük hayallerle kurulan yeni bir şirket gibi: Ya hayale inanırsın, ya da güvenliyi seçersin. Kaka güvenliyi seçti, Tevez hayalleri (ve parayı).

An itibari ile Man City, takım yapıyor. Önemli transferler ile elde malzeme toplamaya çalışıyor. Gelenlerin bir kısmı gidecek, yenileri gelecek, bir oyuncu sirkülasyonu olacak ve bir süre sonra takım oturacak (diye umuyoruz). Tevez'i, Gareth Berry'i almaları, onları gittikçe daha güvenli bir bölgeye çekiyor. Yani şu anda yaptıkları her büyük transfer, bundan sonraki büyük transferleri kolaylaştırıyor. Asıl atılımı sahada yapmalılar ama. Bu sene ligde önemli bir aşama kaydederlerse o zaman, paranın da yardımıyla, ciddi bir çekim merkezi olabilirler.

Yine de Man City'nin işi zor, yokuşu dik. Başarı eşiği kısa bir süre içinde geçilemezse, harcanan milyon pound'lar heba olabilir. O zaman da bir başkasına satılır kulüp, yeni milyon pound'lar, yeni business plan'lar ve yeni umutlar. Peki ya taraftarlar ve futbol?

11 Haziran 2009 Perşembe

Beni de Al Florentino Perez!

"Maçların saha dışında kazanıldığını öğrendim" demişti büyük futbol adamlarından biri. Florentino Perez de aslında bu ekolu takip ediyor. En büyük rakibi Barcelona FC'nin geçirdiği rüya gibi bir sezonda elde ettiği büyük psikolojik üstünlüğü, transfer sezonunda kırıp 2009-2010'a enkazı kaldırmış olarak girmek istiyor Los Galacticos'un yönetmeni. Ben Real Madrid taraftarı olsam, algıda seçiciliğin de etkisiyle Barnebau'da yediğim 6 golü çoktan unutmuş Kaka forması mı Ronaldo forması mı alsam diye düşünüyor olurdum.

Florentino Perez'in aldığı oyuncular, kendileri ve Manchester City hariç başka hiç bir takımın transfer teklifi götüremeyeceği oyuncular. City'de de Real'deki kadar futbol kültürü olmadığından aslında rakipsizler. Perez'in aştığı engeller daha farklı. Bir kere ekonomik kriz engelini aşıyor. Bunu nasıl yaptığını henüz çözebilmiş değilim, yapabildiğim en mantıklı açıklama bir kümes altın yumurtlayan tavuğu olduğu. Diğer engeller Berlusconi, Kaka'nın takımına olan bağlılığı, Sir Alex vs.

Barcelona için Ibrahimoviç'e karşılık Eto'o artı 30 milyon euro (gibi aslında saçma bir fiyat) pazarlıkları ara ara devam ederken, Madrid için Kaka ve C. Ronaldo tamamdır. Sırada kimler var diye soruyor insan. Ribery ismi geçiyor, David Villa keza. Anlamadığım böyle ofansif bir takıma bir kaç yıldız defans da alınması gerekmez mi? Mesela Rio Ferdinand'ı da al hazır ManU'ya el atmışken. Hatta Carragher'ı fln da almalı ki bayrak adam konseptini iyice delsin. Son olarak bir de Gerrard-Terry ikilisini alırsa La Liga dünyanın en iyi ligi olur, böylece ligin değeri artar, oradan yüksek olan TV gelirleri bir sıçrama daha yapar ve Florentino Perez de böylece parasını çıkarmış olur.

Bir ricam var yalnız, bunları yaparken şu fakir ama gururlu kulunu da unutmasın, süper yedeğin yedeği olurum ben de.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Gelecek Bu Mu?

Galatasaray'ın geleceği hakkında öngörüleri daha yeni yazdık, üstündeki duman tüterken sabah okuduğum haberleri buraya iliştireyim dedim.

Sarı kırmızılıların, orta vadedeki hedefleri göz önünde bulundurarak ve Rijkaard'ın ismini kullanarak önemli transferler gerçekleştirmeyi hedeflemesi gerekir. Mustafa Sarp imzayı attı. Ama bir de medyanın GS'ye getirmeye çalıştığı isimler var. Orhan Şam, GS'nin uzun zamandır ilgilendiği bir oyuncu. Uğur gayet güzel bir şekilde yazmış PCLionFC'ye, kendim çok uzatmayacağım. Ama nedense Orhan Şam denince aklıma kendi kalesine attığı goller geliyor. Defans için adı geçen diğer bir oyuncu da Khinizasvili (veya öyle bir şey). Tugay'ın eski takım arkadaşı Gürcü oyuncuyu hemen hemen hiç tanımıyorum, belli olan tek şey var: Eğer ülkemize gelirse spor spikerlerinin ciddi sıkıntı çekeceği. Yine de çizdiğimiz Galatasaray vizyonuna uygun bir oyuncu mu, düşünmek lazım. Elimizdeki kozları kullanarak mesela Lucas Neill'in alınması daha uygun olmaz mı? İş imzaya kaldı diyorlar, hiç de fena olmaz. Hem de Avustralyalı dayanışması ile Kewell'ın da performansı artabilir.

Ama bir isim var ki takılmış durumdayım. Rijkaard ile Barcelona'nın kurduğu iyi ilişkilerden bize düşen Gudjohnsen olacakmış. Barcelona'da bulunduğum 2006-2007 sezonunda Eto'o yerine oynuyordu Izlandalı, Kamerunlu'nun sakatlanmasının ardından. Gerçekten saç baş yolduran, şehri kendine düşman edinen bir forvetti. Bir de Sarı Fırtına lakabı takılmış kendisine, bırakın Beşiktaşlı Metin'de kalsın o lakap. Zamanında Fenerbahçe ile adı geçerken sevindiğim bir oyuncuydu, fanatik damarımın kabardığı anlarda. Mantıklı bir yöneticinin bunun yerine yapması gereken genç 3-4 Türk forveti almak, en azından bir tanesinin tutacağını hesaplayarak. Üstüne para da kalır. Demem odur ki, aman!! Sakın!!

Içimi rahatlatan bir tek nokta var şu anda transfer konusunda. Yukarıdaki isimlerden Neill hariç diğerlerine soru işaretiyle bakarım, ama zaten Galatasaray transfer komitesi (Haldun ile Üstünel biraderler yani) son yıllarda adı geçen kimseyi imzalamıyor. Onun yerine daha iyi oyuncuları şapkadan çıkarıyorlar.

Transfer sezonunun bu balonlarını, heyecanını o kadar özlüyorum ki sezonun ilk haftalarında bir içim burkuluyor. Maçlar çok gerçek, çok değiştirilemez geliyor. Sonuçta zaten önemli olan gidilen yer değil de yolun kendisi değil midir? Ronaldinho mu dediniz?

29 Mayıs 2009 Cuma

Wizard of Barça

Normal olmadığını biliyorduk, sonunda gerçek kimliğini ortaya koydu... 

Futbolcudaki Mesajsızlık Kaygısı

Çarşamba gecesi Eto'o, attığı golden sonra koluna vururken en başta anlamamıştım ne demek istediğini. Yine de çok uzun sürmedi o hareketin anlamını anlamam. Hareket, kendisine ırkçı tezahüratlarda bulunanlara cevaptı; kabaca diyordu ki "bu karakol size girsin".

Ister istemez gözümün önünden bunun gibi hareketler geçti. Daha bir kaç hafta önce aynı takımın kaptanı çok ağır bir mesaj sallamıştı gol attıktan sonra. Puyol, Katalan ismini bile doğru yazmak istemeyen Madrid taraftarına karşı Katalan bayrağı şeklinde pazubandını çıkarıp öpmüştü. Bizim ülkemizdeki muhtemel iz düşümü Ankara tribünlerine karşı Kürt bayrağı öpmek olabilir bu hareketin. 

Bunlardan sonra modern futbolun modern futbolcuları geçti sıra ile gözümün önünden. Mesela son zamanların gözde adamı Cristiano Ronaldo. Kesinlikle çok iyi bir oyuncu, komple ve harika. Lafım yok. Ama bu yazı, bir futbol dışı-saha içi yazısı. Ronaldo'nun yapabileceği tek şey iyi oynamak, kıro giyinmek, kız götürmek ve Ferrari haşat etmek olabilir. Onun verebileceği bir mesaj olamaz. Eto'o ırkçılığa küfreder, Puyol halkını savunur, Muhammed Ali savaş karşıtlığından lisansını kaybeder vs... 

Futbol, sokakların oynudur. O yüzden de zaten bu kadar popüler olmuştur, herkesin oynayabileceği ve anlayabileceği heyecanlı bir oyundur çünkü. Çoğu futbolcu birer Slumdog Millionaire'dir. Kötü mahallelerinden, zor yaşam koşullarından futbola sıkı sıkı tutunarak kurtulmuş ve birer kahraman olmuşlardır. Zor yaşamlarında yaşadığı sıkıntılar sırasında edeceği küfürleri, ünlü olunca edemeyen adamın, benim gözümde değeri yoktur. Futbol, ona bu fırsatı vermişse onu kullanmak boynunun borcudur; kendisi veya o durumda sırt sırta veren arkadaşları için. O yüzden Cristiano Ronaldo iyi futbolcu olsa da adam değildir gözümde. 

Ergün Penbe vardır, bir GS'li olarak unutulmayan. Mükemmel efendidir, ama sessiz bir duruşu vardır. Nouma'yı da severdim; kural tanımaz bir şekilde mesajını verirdi. Zaten tribünlere karşı mesajını verdiği için uzaklaştırıldı ülkeden. Ben Arda'nın efendiliğiyle gençlere örnek olmasını istemiyorum mesela. Üstünde silah olan tshirtü de giysin, zerre kadar umrumda değil. Duruşu ve adam oluşuyla örnek olsun olacaksa. Bu tip adamlar efsane olurlar, yıllarca hatırlanırlar. Verecek mesajı olmayan ancak iyi topçu olur, iyi top oynamayan da silinir gider. 

Arda Turan özelinde futbolcuların halka maloluşu ve insanlara örnek oluşundan bahsetmişken bir oyuncuyu daha atlamayalım: Fransa Kralı 1. Eric. Bu "örnek olalım" saçmalığını çöpe atan adamdır. Yakasını kaldırır ve istediğini yapar; gerekirse adam sakatlar ya da gol atar, isterse de tribündekileri döverdi. Iyi veya kötü, ama karakter budur. Kendin olmaktır.

Modern futbolu sevmememin sebeplerinden biri de; futbolcuyu törpülemesi ve "politically correct" yapması. Adam gibi adam lazım sahalara, top oynayan bebeler değil.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Nijeryalı Manchester United Taraftarı


Google Reader'da haber okuyordum, gözüme çarptı Radikal'deki şu başlık. Okudum da inanamadım. 

Nijerya'da bir Manchester United taraftarı, kutlama yapan yine Nijeryalı Barcelona taraftarlarının üstüne minibüsünü sürüp 4 kişiyi öldürmüş. Niye yani, niye? Nijerya nire, Avrupa nire? Aklım almıyor. Bir yandan da insan hayatının ucuzluğu karşısında afallamış durumdayım. 

Varsa bunu açıklamayan isteyen, çıksın meydane!

Barça! Barça! Baaaarrrça!


Dünkü yazıda "en başta mükemmel bir maç olmasını, sonra hakkedenin kazanmasını, sonra da bunun Barcelona olmasını" dilemiştim. Dediklerim de oldu galiba.

Dünkü maç belki sezon içinde izlediğimiz en iyi maç değildi, ama bu tip 90 dakikalık ünvan maçlarında zaten bunu beklemek naiflik. Yine de muhteşem bir sezona son derece layık bir final oldu. Bütün sene, yılın, belki de bütün zamanların en iyi futbolunu oynayan Barcelona, sonunda da hakkıyla bütün kupaları aldı. Chelsea maçı dışında, Katalanlar, kendi futbollarını oynamanın dışında, rakiplerine hep aynı oynu oynatıyorlar. Ha Real Madrid, Lyon, Bayern Münich; ha Osasuna, Sociedad, Huelva. Manchester United da aynı şekilde yeniliverdi. 

Maç için yapılanlar ve yapılmayanları yazmak istemiyorum, bunu benden çok daha iyi yapan arkadaşlar var. Ama dikkatimi çeken noktalar, bana oyunun güzelliğini tekrar ve tekrar hatırlattılar. Bir kere insanüstü bir sezon geçiren Messi'nin, Şampiyonlar Ligi gol krallığını, finalin son golünü (hem de Van der Sar'a karşı kafa ile) atarak alması; sezonun en iyi futbolunu oynayan takımın en büyük kupayı kapması, "adalet budur" dedirtti. Oh be! Sonra Puyol'un Real Madrid maçında Katalan bayrağı renklerindeki kaptanlık pazubandını öpmesini hatırlıyor musunuz? Peki dün akşam Eto'o, golden sonra ten rengine vurgu yaparken yine çok güzel bir mesaj vermiyor muydu? Üstüne farklı bir yazı yazmayı düşünüyorum ama futbol politikadır ve mesaj kaygısı da bu oyunun bir parçasıdır. Karaktersiz oyunculardan sıkılıyorum.

Ayrıca bizim çok zengin klüplerin her sene yabancılarını yenilemesi ile dünyanın en zengin klüplerinden Barcelona'nın Şampiyonlar Ligi finaline 7 tane altyapı oyuncusuyla çıkması ne büyük bir tezat değil mi? Bu takımın dünya çapında bu kadar sevilmesinin en önemli etkenlerinden biri de sokağı sahaya taşımaları. Batman'vari hem iyi birer kahramanlar hem de insanlar. 

Dün akşam Plaça Catalunya veya Las Ramblas'ta olmak isterdim; Roma'dan bile çok. Güzel şehir gözlerimde tüttü. 

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Kırmızılar Oldu Beyaz

Galatasaray, o efsane günde kırmızı beyaz forma ile sahaya çıkmış ve destanlar yazmıştı. Tanıdığımız alıştığımız renklerinin dışındaydı, ama çok da uzağında değildi.

Manchester ise bu akşamki final için düz kırmızı renklerinden çok farklı çıkıyor. Düz beyaz. 17 yıl önce Kupa Galipleri Kupası finalinde Barcelona'yı yendikleri renklerde. O günden beri ilk defa. 

Futbloglar ve aslen taraftarlar olarak işin kıyafet yönüne, takım formalarının tasarımına, uğurlar/uğursuzluklara biz dikkat ederdik sanıyordum. Bu kez uefa.com bizi ters köşeye yatırdı. Cillopundan bir makale ile Manchester United'ın beyaz formasını ele almışlar. Eminim ki bizden de bunu yazan çok olacaktır. Gol Atan Kaleye değinmiş bile. 

Neyse heyecan her dakika artıyor, en başta mükemmel bir maç olmasını, sonra hakkedenin kazanmasını, sonra da bunun Barcelona olmasını diliyorum. 

26 Mayıs 2009 Salı

Wednesday Night Fever


Çarşamba gecesinin heyecanı şimdiden sardı bünyeyi, nişanlım bile hevesli!

5 Mayıs 2009 Salı

Real Madrid vs Chelsea


Gol makinesi Barcelona'yı durdurma şerefine fazla takım nail olamadı bu sezon, hele de Camp Nou'da. Ama geçen hafta Chelsea bunu başarmıştı, bunun için de futboldan ödün vermişlerdi. Seyir zevki yüksek olmasa da turu geçmek istiyorsa yapması gereken bir şeydi Blues'un, sonuçta 40 metrede top oynandı. 

Cumartesi akşamı Real Madrid'in kazanmaktan başka şansı yoktu ve lale gibi açıldı. Blaugrana da açılan yere giriverdi. O kadar kötüydü ki sonuç, belki de Real Madrid'in uzun vadede yeniden yapılanmasına kadar yolu açtı. O ayrı mesela.

Yarın akşam Chelsea de lale gibi açılacak, kendi evinde 0-0'a yatmak fazla fazla riskli, hele de Barcelona'ya karşı olunca. O zaman da Chelsea ile Real Madrid'in farkı çıkacak ortaya. Bu fark "sen 6 yedin ben şu kadar yedim" gibi de olabilir, "seni harcadılar ama ben işimi hallettim" şeklinde de olabilir; skor gösterecek. Gerçek şu ki Messi ve saz heyeti, haftasonu baya gözdağı verdi. 

3 Mayıs 2009 Pazar

Ne Farkı Var?


Kutega

Şimdi, kutega da ne ola ki? Aslında kabaetimin eseri bir kelime, fikir şuradan çıktı ama: Barcelona'yı dün akşam izledikten sonra düşündüm ki, madem bu adamlar futbola yeni ufuklar getiriyorlar ve yapılmamış şeyleri yapmayı bir vizyon ediniyorlar, biz de bu yeni kavramları anlatmak için yeni bir dil veya terimler silsilesi yaratalım. Kutega da bunun eseri.

Ben derim ki, kutega, Barcelona'nın oynadığı, futbol benzeri bir oyundur. Barcelona Profesyonel Kutega takımı, her hafta bir (veya iki) futbol takımı ile oynar. Başka bir takım yaptığı zaman kısa pas dediğimiz ama Barcelona Kutega takımının çok hızlı ve seri şekilde yapmasından dolayı sadece kısa pas olarak adlandıramayacağımız olaylara orşina diyelim mesela. Yani diyebiliriz ki "Barcelona güzel orşinalarla kutega'nın güzelliklerini sergiliyor", mesela. 

O kadar garip hissetmeyin, çocukken rövaşata kelimesini ilk duyduğunuz güne geri dönün yeter. 

Şaka bir yana, Barcelona'nın oynadığı oyunu reklam yapmalılar. Mesela futbolun çok önemsemediği tek yer olan ABD'de gösterilsin. Ama o zaman da insanları hayallerle kandırmış oluyoruz, sonuçta bunu yapabilen bir tek takım var. Adamlar "ya bu futbol da güzel oyunmuş" diyip MLS izlicekler, sonra da "hastir leyn, paramızı geri verin, bize böyle olacağını dememişti kimse" diyecekler. 

Neyse, kelimeler kifayetsiz, hedefler yakın. Blaugrana'nın keyfi yerinde...

1 Mayıs 2009 Cuma

Teknik Direktör Sevmezük! (Bir Klüp Kültürü Eleştirisi)

Günler önce de düşünüyordum, hala Ersun Yanal Trabzon'un başındayken. Neden biz teknik direktör sevmeyiz? Neden her hata onların hatasıdır? Bir yönetim, takımın başına birini geçiriyor ve kısa sürede kovuyorsa demek ki neredeyse sıfır güven ile takımının başına koymuştur. Yani "biz bu adamı şimdilik getirelim ama napabilir ki, 3 sene beraber çalışsam 3 senem heba olacak" diyorsa bir yönetim, o zaman 2-3 ayda kovabilir. Yok eğer senaryo böyle olmasa, yani getiren yönetim getirdiği teknik direktöre güvense ve dese ki "bu adam bugün yenilir ama ben bu adamla 3 yıl çalışıcam ve biliyorum ki uzun vadede bu adam beni ileriye taşıyacak", o zaman gerçekten 2-3 ayda kimse kovulmaz. 

Yuvarlak lafları bırakıp özele inelim, tümdengelimci pozlar yapalım. Sene başında kadrosunu baştan aşağıya değiştiren son senelerin iddiasız takımı Trabzonspor'u şampiyonluk potasına sokan Ersun Yanal istifa etti, ettirildi. Aynen Galatasaray'ın 3 önceki teknik direktörü Kalli gibi. Trabzon'un dışındaki 3 büyüklere bakalım; Galatasaray yönetimi Bülent Korkmaz'ın arkasında, yani yakında gider, Aragones sokağa çıkamıyor, Demirören döneminde Beşiktaş teknik direktörlerini hali bu klipteki gibiydi, Denizli iki yenilgi alsa o da klibin sonuna eklenir. 

Bir de dışarıya bakalım. Ortada bir Alex Ferguson gerçeği var ki ben zaten öncesini hatırlamıyorum. Arsene Wenger de az buz değil, sorunu Ferguson'un gölgesinde kalması. Ama aslında bunun gibi çok fazla örnek de yok. Mesela Gerets. OM ile şampiyonluğa koşarken, takımı sene sonu bırakacağını açıkladı. Van Gaal, AZ'yi şampiyon yapsa da takımda kalıp kalmayacağı belli değil. Bunlar başarısız hocalar mı? Kesinlikle değil. Demek ki sorun sadece bize sirayet etmiş değil. Ingilizler hariç hemen hemen herkes aynı şeyi yapıyor.

Neden? Kendimce cevap vereyim, tartışma ortamı oluşsun. Teknik direktör sorunsalı, kulüp kültürü ile birebir alakalıdır kanımca. OM veya AZ, kalburüstü takımlar olsa da Avrupa'nın en üst düzey takımları değiller, güzide Türk klüplerimiz gibi. Kupa sayılarının yanı sıra bir Barcelona, ManU, Liverpool kadar klüp kültürleri yok. Yönetim-Teknik Direktör-Oyuncu düzeneğini bir kum saati gibi görürsek, Teknik Direktörler ortadaki ince yer gibidir. Yönetimin dediklerinin futbolculara doğru iletilmesi, takımla ilgili sıkıntıların/isteklerin yönetimle konuşulması sırasında kritik bir yerdedir her teknik direktör. Yani üstündeki ve altındaki kademelerin uyumlu çalışmasında elzem rolleri vardır. Zaten bu dediğimiz klüp kültürünü oluşturan olayın ta kendisidir. 

Iki örnek... Real Madrid, Galacticos sonrası ve 90'ların sonlarında (kendi çapına göre) bocalarken teknik direktör debisinin de hızlandığını görüyoruz. Aynı şekilde, Galatasaray, 90'ların sonunda Türkiye Liglerinde görülmemiş bir hegemonya kurarken, Fatih Terim de 4 yıl takımın başında. Istikrar ile başarının harmanlandığı iki örnek yukarıdakiler. Tabi ki Cevat Güler'in yaptığı olaylar gibi istisnalar da var ama kanımca bunlar istisna, veya şukela tabirle "futbolun cilvesi". 

Şöyle de özetleyebiliriz: Klüp kültürü veya kültürsüzlüğü hemen oluşan veya yokolan şeyler değillerdir. Önemli bir kültürü olan klüp hızla 2-3 hoca değiştirse de istikrarı bulması olasıdır, veya kültür eksikliği uzun zamandır süregelen bir klüp, bir teknik direktörle istikrarı bulsa da bu örneği çoğaltamadığı sürece kültürünü tam olarak oturtamaz. 

Yani Adnan Polat yönetimindeki Galatasaray'ın Van Gaal'i getirse bile bu kafayla işinin zor olmasıdır, veya Yanal ile yolları ayırarak Trabzon'un elinin tersiyle ittiği olay budur. Şampiyonluklar ve kupalar her zaman kazanılabilir ama bir takımı büyük takım yapan bence budur. O yüzden anamızın liginde 4 büyüğüzdür ama Avrupa'da "zorlu deplasman"dan ileri istikrarlı bir şekilde gidemiyoruzdur. 

27 Nisan 2009 Pazartesi

Barcelona Fikstüre Karşı


Her ne kadar Barcelona "Yılın Takımı", Messi "Yılın Futbolcusu" olsa da çoğumuzun gözünde, herşeyin bir sınırı vardır. Bu haftasonu Valencia'ya takıldılar. 

Şimdi önlerindeki maçları yazıcam, siz de yorum kısmında maçların ne olacağına dair tahmin yürütün. Bunlar sırasıyla:

Barcelona vs Chelsea (Camp Nou, 28.04)
Real Madrid vs Barcelona (Santiago Barnebau, 03.05)
Chelsea vs Barcelona (Stamford Bridge, 06.05)
Barcelona vs Villareal (Camp Nou, 10.05)
Barcelona vs Athletico Madrid (Stadı bilmiyorum, 13.05)

Işte size bir fikstür...

Barcelona'ya Gitsin

"O adam her zaman topu istiyor. O zaman gir tek oyna, biz dışarıda duralım... Zaten devre arasında geldi, hep aynı! Önce Batuhan'la, bugün benle, sonra da başka futbolcularla olur. Bu kadar iyi futbolcu madem, neden Barcelona'ya gitmiyor? Iyi futbolcuysan başka takıma git oyna! Neden Gençlerbirliği bıraktı seni o zaman? Işte hep bu yüzden"

Suleymanou Youla

Beşiktaş maçında sahada kavga ettiği 
takım arkadaşı Engin hakkında basına demeç veriyor

10 Nisan 2009 Cuma

8

Munih'e sekiz oyuncuyla gelirlerse bir sansimiz olabilir.


Bayern'li Van Bommel
Eski takimi Barcelona'nin yasattigi beyin .mciklatmasindan sonra

7 Nisan 2009 Salı

Kutlu Futbol Haftasi


Bu aksamdan itibaren Sampiyonlar Liginde son donemec basliyor, artik cekilissiz kurasiz, hersey topun ucunda. 

Uzun uzun analizler yerine direk tahminlerimi yazayim, ferah olsun: 




Villareal
                       Arsenal
Arsenal

                                                          ManU                 

ManU
                       ManU
Porto


                                                                                             Barcelona


Liverpool 
                        Liverpool
Chelsea

                                                             Barcelona

Bayern
                         Barcelona
Barcelona



(Cizgiler olmadan bu kadar)

3 Nisan 2009 Cuma

Basket Perşembesi

Uzun zamandır baştan sona bir basket maçı izlemediğimi dün akşam Galatasaray-Taranto maçını izleyince anladım. Hatta hayatımda hiç bayan basket maçı izlememişim, onu da anladım. Ama dün akşam ciddi şekilde ara kapadım, Taranto-GS ve TAU-Barça maçlarıyla.

Bir kere bayanların maçları çok enteresanmış; daha yavaş tempo, herkes bir takılıyor edasında, çok daha fazla top kayıpları... Molalarda TAU-Barça maçına dönünce gerçekten bir anda mod değişiyor, oyun hızlanıyor, boylar uzuyor. 

Neyse dün GS, aslında iyi götürdüğü ve devre arasına 8 sayı üstünlükle girdiği maçta ikinci yarıdaki kötü oynu ile yenildi. Aslında bütün ikinci yarı boyunca hepi topu 17 sayı atarsan zaten yenilirsin diye genelleyeyim. Bu sırada da seyirci desteğini arkasına alan Italyanlar, 8 sayıdan geriden 12 sayı öne geçtiler maalesef. Yine de düşününce GS, yarı final ilk maçını da 16 sayı ile kaybetmiş ama ikinci maçı 23 sayı ile kazanmış. O yüzden hala durum pozitif diyebiliriz. O kadar ki acaba haftaya buradaki maça gitsem mi diye düşünüyorum. Sonuçta 13+ bir farkla Avrupa Kupası kazanacağız bi de. 

Maçtan notlara gelelim. Işıl Alben, bayan basket takımının Arda'sı gibi. Boyu kısa, sorumluluk alıyor, kendini paralıyor, harbi GS'li. Iki Amerikalı Augustus ile Brown ise tam zıt karakterde gibiler; biri rastalı öbürü hanımhanımcık, biri dövmeli öbürü dövmesiz, biri daha erkek gibi oynuyo öbürü daha bayan gibi. Cidden Augustus'un oynunu baya beğendim. Erkeklerde bile az görülecek bir denge ile şuta çıkıyo, haliyle çok da yüzdeli oynuyor bu yüzden. Onun dışında Esra, Yasemin Horasan ve Kress de performanslarıyla öne çıktılar. Ama Yasemin erken faul problemine girdi, Kress de bitime iki dakika kala 5 faulle oyun dışında kaldı, zaten geride olduğumuz maçta asıl fark bundan sonra geldi. Yine de ben umutluyum, gerçekten yenilmeyecek bir takım değil. Istanbul'da taraftar desteği ile kupa alınır!

Bizim sıkıntı çektiğimiz ikinci yarıda Barça açıldı. Göz ucuyla izlediğim maçta ilk yarı hep başabaş gitti, iki takım da dengeli, birbirinden kopmayan bir oyun sergiliyordu. Ama ikinci yarı bir ara bir çevirdim, Barça almış gitmiş maçı. 10+ bir farka ulaşmışlar, güzel bir seri ile gidiyorlar. Ersan Ilyasova da güzel pas araları ve smaçlarla ortamı ısıtıyor. Daha ne olsun, sonuçta ikinci memleketimiz Barcelona! Sonunda da seriyi deplasmanda 2-2'ye getirdi ve saha avantajını eline geçirdiler, şimdi haftaya perşembe Palau Blaugrana'daki maçı kazanırlarsa Berlin'deki Final Four'a katılan son takım olacaklar. Haydi hayırlısı...