30 Nisan 2009 Perşembe

Ferrari Alacakaranlık Kuşağı (Analiz)

5 senelik meyvesiz ama sıkı çalışmaların sonunda yüzleri güldürdüğü zamanlardı 2000'lerin başı, Ferrari adına. Jean Todt, 95 şampiyonu Michael Schumacher'i transfer ederken onunla aynı dili konuşan ve iyi anlaştığı teknik ekibi Ross Brawn ve Rory Byrne'ı da getirmişti. Üst üste gelen 5 pilotlar ve 6 markalar şampiyonluğu, o zamana dek tahmin bile edilemeyen bir başarıydı. 

2006'nın sonunda bu başarılı formül, yerini genç jenerasyonlara bırakma kararını aldı. Önce Schumacher, kazandığı Monza'dan sonra tifosilerin önünde ağlayarak sene sonu bırakacağını açıkladı. Sonra Ross Brawn, bir senelik balık tatiline çıkacağını söyledi. Ve de Rory Byrne da görevini asistanı Aldo Costa'ya bırakarak arka bir role geçti. 

Gelen yeni jenerasyonun başarısız olduğunu iddia etmek zor, 2007'de Kimi Raikkonen'in Ferrari'deki ilk senesinde şampiyon oldular zira. Ama o sene hala Jean Todt'un yarı aktif görevde olduğunu ve takımdaki etkisinin çok yüksek olduğunu unutmamak lazım. 2008'de artık aktif görevde değildi Todt. Yine de takım, rüzgar dolu yelkenleri ile çok iyi savaştı bütün yıl, ancak son yarışın son virajında kaçırdı şampiyonluğu. Fakat yeni jenerasyon için asıl sınav, 2009 yılı. Baştan aşağı yenilenmesi zorunda olan araç, tamamen onların elinde evrilen ilk araçtı ve ilk büyük testleriydi. Ve maalesef sonuç ortada, ancak 4. yarışta alınan 3 puan var elde. 

Bütün başarısızlıklar pist üstünde de değil. Geçen sene, son şampiyon Raikkonen'ın sadece 2 yarış kazanması nasıl açıklanabilir? Zor bir insan belki ama motive edilebiliyor muydu? F2008, doğarken ona uygun değildi ama teknik takım ona yeteri kadar yardımcı olabildi mi? Bunların üstüne Ferrari gibi nüfuzlu bir takım, bütün sene şampiyonlarının sporu bırakacağı haberlerini engelleyemedi. Baskı altında çatırdamaya başlayan bir takım imajı oluşuyordu Ferrari'de. Huzursuzluk heryerdeydi, hala da öyle. 

Takım patronu, takımın her an herşeyinden sorumludur. Kural değişiklikleri öncesi aracın baştan aşağı tasarımından, takım içindeki personelin uyum içinde olmasından, FIA ile ilişkilerden, herşey herşeyden. Stefano Domenicali ise, benim düşüncemde, bu ağır gömleği kaldıramıyor. Jean Todt var iken takıma kimse karışamıyor ve karışma isteği duymuyordu. Şimdi ise, Italyan tarzı politikaların dolup taştığı Ferrari'de, takımı herkes bir tarafından çekiyor. Luca di Montezemolo, artık takıma daha yakın. Michael Schumacher her yarışa geliyor. Jean Todt ise uzaktan, oğlu ve Massa'nın menajeri Nicholas Todt ile takım üstünde hala etkili. Alonso'nun menajeri bile yakınlarda. Domenicali'nin avantajı ise, Italyan milliyetçiliği ile kaynayan takımdaki Italyan patron olması. 

Şu andaki durumda F60 çok yavaş, aerodinamik olarak geride, KERS sorunlu, seneye kimin takımda olup olmayacağı belli değil. Sorun nerede, o da tam olarak bilinemiyor. Diffuser olayında geride kalan takımlardan olan Ferrari, yeni difüzörünü Ispanya GPsinde tanıtacak. Ama yeteri kadar bir gelişme olmazsa şimdiden 2010 sezonunun aracına yoğunlaşılacağı söyleniyor; hoş, Domenicali bunu reddediyor ama Ferrari artık dedikoduların merkezi durumunda. 

Ferrari'nin Adnan Polat'ı Luca di Montezemolo, yakında teknik direktörü Domenicali'yi sallayabilir. Raikkonen-Alonso değişimi, 2009 sezonunun harcanabileceğinden sonra şimdi de Michael Schumacher'in teknik direktörlüğe geçebileceği dedikoduları ağızdan ağıza yayılıyor. Çokbaşlılık, bokbaşlılıktır ve Ferrari de bunu yaşıyor şu anda. Cevap ne bilmiyorum ama Şahlanan At, bir süre şahlanamayacak orası belli. 

29 Nisan 2009 Çarşamba

Gösterip de Vermemek

İşten dolayı haldır haldır entry yazamıyorum, zaman geçtikçe de draft olarak duran yazılara yeni şeyler eklemek istediğimden bir türlü bitmiyor yazılar. Ilk önce ellerimden öpen şu Ferrari analizi var, takım puan aldı ben bi analiz yazamadım. Onun dışında 3 gündür melül melül bakıştığım teknik direktörlük analizi var, her gün yeni şeyler oluyor bitiremiyorum. Ama bunu bu sefer bitiricem, bir oturuşta.

Gösterip de vermemek... Türk gencinin korkulu rüyası, sevgi-nefret ilişkisinden çıkamadığı bir kavram. Ama bu sefer hoş bir şey olarak kullanmıyorum. FIA, Mclaren'e ceza gösterdi ama vermedi. "Vaz diz" diyeceksiniz, hemen oralara geçiyorum.

3 Nisan'da bu şekil bir Mclaren yazısı yazmışız, cezaların geri kalanı da bugün Paris'ten geldi. FIA Mahkemesi, Ingiliz takıma aslında 3 yarıştan men cezası verdi. Ama o zamandan bu zamana arada yaşanan gelişmeler ışığında (çok iğneli bir dilim var) bu cezayı erteleme kararı aldı. Noldu bu arada? Bir kere Dave Ryan kovuldu, Ron Dennis direkt alakalı olmasa da işi bıraktı, Mclaren de FIA'dan kamuoyu önünde özür diledi. Bir de bugün takım patronu Martin Whitmarsh'ın bütün suçu kabul edip özür dilemesi ile beraber FIA yumuşamış belli ki, cezayı 1 sene içinde başka herhangi bir suç işlemedikleri sürece iptal edecekler. 

Gol Atan Kaleye'den Mustafa Taha ile konuşuyorduk konuyu, şu konuda çok net hemfikirdik ki zaten ekmeğini taştan çıkardığı bir sezonda bir de 3 yarış ceza alsa, Mclaren şimdiden 2010 sezonunu hedefleyebilirdi. Zira hiç bir iddiası kalamazdı. 

Bir de FIA-Mclaren ilişkisini retrospektif alalım. F1'de kafalarda iki büyük takım kavramı var aslında, Ferrari ve Mclaren için. FIA da genel kanı olarak Ferrari'nin yanında yer alıyor, ya da Mclaren'e daha ağır davranıyor diyebiliriz. Ama Mclaren de her zaman FIA'ya daha fazla koz verdi. Iki sene önce Ferrari'nin aracının bütün tasarımlarını CD CD (ç)almışlardı. Çok çok büyük bir suç, çok çok büyük bir ceza ile sonuçlandı. O seneki takımlar puanları silindi ve 100 milyon dolar gibi babafingo bi meblağ veriverdiler FIA'ya. Geçen sene de Belçika Spa-Francorchamps'da Hamilton'a ceza verip çizgiyi ilk geçtiği yarışta 3.lüğe indirdiler. Bence bu karar biraz muallakta. Ferrari aynı şeyi yapsaydı muhtemelen aynı cezayı almazdı, kişisel görüşüm bu. Ama bu sene başında FIA'ya gündüz gözü ile yalan atmaları artık inanılmaz bir şeydi. Ben olsam muhtemelen iki sene önceki gibi bir ceza verirdim, sonuçta yetkililere çok açık bir şekilde yalan attılar, bir de üstüne yakalandılar kendi ağızlarından. Bugün atılan başlıklar o yüzden yerinde; Mclaren ucuz kurtuldu.

FIA, aslında geçen sene pistteki olaylara dair Mclaren'e verdiği ağır cezalar ve Ferrari'ye verdiği hafif cezalar ile biraz gebeydi Ingilizlere. Bu davada eli ağır davranamadılar o yüzden. Ama gerçek anlamda "gösterip vermediler". Eğer Mclaren yine bu tip bir olaya karışırsa çok ciddi yara alır, iki sene öncekinden bile büyük. Artık bunların yaşanmayacağı bir güven oluşturması lazım Mclaren'in. Yoksa herkes bir açıklarını yakalamaya çalışacak. 

28 Nisan 2009 Salı

Avrupa Sezonu Öncesi Son Çıkış

Sıcaklar altında, şeyhler önünde, yağmursuz/güvenlik araçsız, sonunda gazlı meyve suyu olan bir Formula 1 yarışı izledik haftasonu Bahreyn'de. Neredeyse bütün aksiyon ilk turda oldu zaten, sonrası 3-4 sene öncenin pit stop taktikleri ile dolu yarışlarına benzedi. 

Toyota'lar hafif ve önde olmanın avantajını kullanamadılar, çok bekledikleri ilk galibiyeti alamadılar. Nedense sıralama turlarındaki başarılarını bir türlü pazar gününe yansıtamıyor Japon takım, en büyük sorunları bu bence. Vettel'in yarışının akıbeti zaten ilk virajda belli olacaktı, aynen de öyle oldu. Elinde avantajlar (ağır benzin yükü sayesinde fazladan atacağı turlar ve buna rağmen çok hafif Toyotaların arkasında 3. başlaması) ve dezavantajlar (ağır benzin yükü ile yavaş kalkma ihtimali ve ağır aracın lastikleri fazla aşındırması) vardı. Startta yapması gereken sıra kaybetmemekti, özellikle de Button'a. Ama işte o kritik yeri kaybetti startta, sonra da hep Button'ın arkasında kaldı. Böylece Jense de bu sezonki 3. yarışını kazandı. Yine de belli ki Brawn, ilk yarışlardaki kadar önde değil herkesten. Hele de Avrupa sezonuna herkes ciddi yeniliklerle girecekken onların geliştirme yarışında atacağı adım, şampiyonadaki kaderleri için çok ciddi bir gösterge olacak. 

Hamilton özellikle startta bir anda parladı, sonra da asıl yerine çekildi. 4.lük yine de iyi bir yer onlar için, Mclaren gittikçe geliştiriyor kendini. Özellikle de sezonun ikinci yarısı yarış kazanma potansiyeline ulaşacaklar gibi. Yine de şu anda bir tane Brawn'ı geçmek bile önemli bir başarı. 

Silver Arrow'ların ezeli rakibi Şahlanan At'lar da ilk puanlarına sonunda ulaştılar; biraz ite kaka da olsa... Luca di Montezemolo bile gelmişti Bahreyn'e, ki çok yaptığı bir şey değildir. Ona rağmen neredeyse ilk virajda Massa ile Raikkonen birbirlerini yarış dışında bırakıyordu. Massa yeni bir burun için pite girmek zorunda kaldı ve yarışı o anda bitti ama neyseki Kimi 6.lıkla 3 puan aldı ve Ferrari'yi tarihinin en kötü sezon başlangıcı rekorundan kurtardı. Onlarla ilgili analizi yazmaya da başladım, o da yakın zamanda gelecek inşallah.

Ilk turlarını lider götürdüğü yarışta 7. olan Timo Glock ise Mark Webber ile beraber bir başka hayal kırıklığı. Heikki Kovalainen de. BMW'lerin ikisi de. Hele ki BMW... Yarışı son iki sırada tamamladılar, hem de Nakajima hariç herkesin bitirdiği bir yarışı. Bu utançtan sıyrılmak için Avrupa sezonunda çok ciddi atılımlar yapmaları lazım. Nakajima ise yarışı bitiremeyen tek pilot olarak görevini yerine getirdi...

Herkes artık önündeki maçlara bakacak, zira Doğu Turu bitti. Arkada kalan bütün büyük takımların beklediği Avrupa sezonu 10 gün sonra başlıyor. Ferrari'nin Ispanya'da yarıştıracağı yenilikler yeteri katkıyı yapamazsa bu seneyi bırakıp şimdiden bir sonraki seneye hazırlanacağı dedikoduları var. BMW de çok ciddi aero atılımları yapacağını ilan etti şimdiden Ispanya'da. Mclaren zaten gelişme sürecine başladı bile. Brawn cephesi ise oldukça sessiz, onların yapacakları karşı hamleler de aynı şekilde önemli. Türkiye GP'sine ise 3 yarış kaldı!!!

27 Nisan 2009 Pazartesi

Barcelona Fikstüre Karşı


Her ne kadar Barcelona "Yılın Takımı", Messi "Yılın Futbolcusu" olsa da çoğumuzun gözünde, herşeyin bir sınırı vardır. Bu haftasonu Valencia'ya takıldılar. 

Şimdi önlerindeki maçları yazıcam, siz de yorum kısmında maçların ne olacağına dair tahmin yürütün. Bunlar sırasıyla:

Barcelona vs Chelsea (Camp Nou, 28.04)
Real Madrid vs Barcelona (Santiago Barnebau, 03.05)
Chelsea vs Barcelona (Stamford Bridge, 06.05)
Barcelona vs Villareal (Camp Nou, 10.05)
Barcelona vs Athletico Madrid (Stadı bilmiyorum, 13.05)

Işte size bir fikstür...

Barcelona'ya Gitsin

"O adam her zaman topu istiyor. O zaman gir tek oyna, biz dışarıda duralım... Zaten devre arasında geldi, hep aynı! Önce Batuhan'la, bugün benle, sonra da başka futbolcularla olur. Bu kadar iyi futbolcu madem, neden Barcelona'ya gitmiyor? Iyi futbolcuysan başka takıma git oyna! Neden Gençlerbirliği bıraktı seni o zaman? Işte hep bu yüzden"

Suleymanou Youla

Beşiktaş maçında sahada kavga ettiği 
takım arkadaşı Engin hakkında basına demeç veriyor

25 Nisan 2009 Cumartesi

Bahreyn Sıralama Turları

Pistteki mücadeleden sonra benzin yüklerinin açıklanmasıyla kim kimdir, nedir necidir rahat rahat konuşabiliriz.

Toyota'lar, sezonun başından beri yüksek olan formlarını pol pozisyonu, hatta ilk çizgiyi kilitleyerek aldılar. Japonya'dan gelen kazanma baskısını bu haftasonu atlamaları çok da yakın aslında, zira sezonun ilk üç yarışında pol pozisyonunu alanlar yarışı da kazandılar. Bu trend devam ederse Trulli, Renault ile kazandığı 2004 Monaco'dan beri ilk galibiyetini alabilir. Öbür türlü olursa da Trulli'nin klasik "iyi sıralama turu-kötü yarış" koleksiyonuna bir tane daha eklenir. Yine de arkasındaki Glock'un nedense daha şanslı olduğunu düşünüyorum (Trulli daha çok benzinli olsa da). Hemen arkalarındaki Çin galibi Vettel'in 3.lüğünün nasıl bir başarı olduğu da ortaya çıktı. Ilk 7'deki en ağır pilot kendisi. Lewis Hamilton, 4. Button ile 6. Barrichello'nun arasına kara kedi gibi girdi, onun (ve aracının) performansı da hızla yükseliyor. Alonso 7. ama arkasındaki Massa, Rosberg ve Raikkonen'den çok daha hafif. Yani yarış içinde hızla arayı açmazsa muhtemelen bu 3lünün gerisinde kalır, işi zor. Ve sonunda iki Ferrari birden Q3'e kaldı. 8 ve 10. olsalar da çok kötü sayılmaz performansları, zira Rosberg ile beraber ilk 10'daki en ağır araçlar onlarınki. 

Kovalainen ve BMW'ler Q2'de elendiler, yavaş yavaş bu sahnelere alışmaya başlıyoruz. 3'ünün de KERS kullandığını ekleyelim. Yine de geçen sene 2008 aracını geliştirmeyi erken bırakıp 2009'a yoğunlaşan BMW'nin performansı bişilerin yanlış gittiğine işaret. Fabrikada birileri geçen sene ağustos böcekliği yapmış. Nakajima'ya bile geçildiler, ben olsam uyuyamazdım bu akşam. 

Q1'e takılıp erken aramızdan ayrılanlar genelde olağan şüphelilerdi, Toro Rosso ve Force India'lar ama 5. bilet beklenmedik bir isme kaldı: Mark Webber. Özellikle Red Bull'un performansı bu kadar iyiyken neden orada kaldı, bir şey söyleyemiyorum, buraları izleyemedim. Yine de ben Piquet ve Nakajima'nın elenip Webber ve Buemi'nin devam ettiği bir senaryoyu bekliyordum açıkçası. Şaşakaldım...

Yarın Toyota'lardan birinin yarışı kazanacağını düşünüyorum, karşılarındaki en büyük engel yarış kazanmaya bu kadar yakın olmanın getirdiği baskı sanki. Ama Bu senenin kazananlarının hep yeni takımlar olduğunu düşünürsek, bütün trendler Toyota'ya işaret ediyor. Gelecekleri için bu kadar önemli iken bu galibiyet, ben de sanki onların kazanmasını ve spordaki yerlerini daha sağlamlaştırmalarını istiyorum. Yine de onlardan 10+ kilo ağır olan 3. Vettel de startı iyi alırsa çok önemli bir avantaj yakalamış olur. Ama eğer birileri onu ilk virajda çıkarırsa, kendini Vettel'in gayriresmi menajeri ilan eden Bernie kaşlarını çatıp British English ile tepesine iniverir onun. Mazallah...

Yarın gün ortası 3'te TRT 1'de Bahreyn GP'si, bu da benim haftasonu TV akışım olsun. Esenlikle kalın efem...

24 Nisan 2009 Cuma

Petter Solberg ve Izdırabı

Honda, Formula 1'den çekilirken çok ses çıkardı, herkes oraya kilitlendi. Ama aslında çok daha üzücü bir gelişme yaşandı motorsporları dünyasında geçen yaz; o da Subaru'nun WRC'den çekilmesi. Rallilerin efsane takımı (Honda gibi çok da özel olmayan değil yani) artık yoktu, eminim Colin McRae'in kemikleri sızlamıştır.

Bazı ralli pilotları vardır, senelerce aynı takımda yarışır ve o takımla özdeşleşirler. Mesela Gronhölm, yıllarca Peugeot'da yarışmıştı ve artık Fransız marka ile anılmaya başlamıştı. Sonra her ne kadar Ford'a geçmiş ve orada emekli olmuş olsa da hala Peugeot yılları ile anılıyor. McRae 95 Şampiyonluk yaşadığı Subaru ile, Tomi Makinnen de 4 sene üstüste şampiyonluklara ipotek koyduğu Mitsubishi ile anılır, doğal olarak. Şu anda da Sebastian Loeb Citroen'ın bayrak adamı oldu. Yalnız bir adam var ki halini gördükçe içim sızlıyor. Subaru ile şampiyon olup, takımın en kötü zamanlarında bile ayrılmayı düşünmeyen Petter Solberg'den bahsediyorum. 

Bugünkü Arjantin Rallisi'ne başlangıcını 4 yıldır yaşadığı en güzel sabah olarak yorumlayan eski şampiyon (sempatik kişilik) Solberg, yıllardır kullandığı Subaru yarışlardan çekilince 2005 model bir Citroen ile yoluna devam ediyor. Rakipleri son model Citroen C4 veya Ford Focus 2009 kullanırken 4 yıllık Xsara ile yoluna devam etmesi beni hakkaten üzüyor. 

Etraflıca bir analiz fln değil bu aslında, sadece üzüldüğümü söyleyecektim, bir de Subaru parkurlara dönsün istiyorum, bi de foklar öldürülmesin istiyorum, ve dünya barışı....

23 Nisan 2009 Perşembe

Ferrari Alacakaranlık Kuşağı (Kronoloji)

Uzun zamandır beklenen post geliyor sonunda. Geçen senenin Markalar Şampiyonu, 21. yüzyılın en başarılı takımı Ferrari'nin 2009'daki büyük çöküşünün arkasındaki sır perdesini aralıyoruz!!! Az sonra...

Bu seneki sıkıntılar aslında geçen sene başladı Ferrari'de. Son ana kadar devam edilen, çok ateşli bir rekabette Markalar Şampiyonluğu kazanılıyordu ama son yarışın son virajında Pilotlar Şampiyonası'nı Hamilton'a kaptıran Massa'nın gözyaşları, o zamanki umudun boşa çıkmasıydı. (Bu noktada sizlere F1.com'daki yarış videolarını kesinlikle tavsiye ediyorum, inanılmaz güzel ve heyecanlılar; kaçırmayın). Son viraja kadar yarışan takım, bu sezon gerçekleşen çok ciddi kural değişikliklerine tam da konsantre olamadı, zira son ana kadar o kanat bu beygir hala debeleniyordu. Kural değişikliklerine karşı yapılan yeterli olmayan çalışmalardan gelen sinyaller de hiç iyi değildi. Takımdan yetkililer bile bir süre sonra inkar edemez hale geldi: Ferrari, KERS'i bir türlü geliştiremiyordu. Bu sene için opsiyonel olan sistemi, sezon başında kullanmayacakları da söyleniyordu hatta. Sonra araç tanıtıldı, yeni sezon testleri başladı ve Ferrari, en hızlı araba ilan edildi. Şahsen ben arada ne olduğunu anlamadım, iki gün önce ağlayan takım şimdi "şunlar belki rakibimiz olabilir" diye rahat konuşuyordu. 

Asıl sallanan ise ezeli rakipleri Mclaren'di. BMW ile kıran kırana savaşacakları tahmin ediliyordu pundit'ler tarafından. Sonra, martta tanıdık bir isim bir anda moralleri bozdu. Brawn GP, Ferrari dahil herkese bir nanik çaktı ve gridin en hızlı aracı oluverdi. Hani şu 2 hafta öncesinde batan takım. Bazıları gözlerine inanamayıp "yok canım az benzindir, yok canım sponsor arayışıdır" dedi, bazıları ise alt çenesini yoldan topladı.

Neyse yaz tatili bitip bütün çocuklar okula döndü sonunda, elde yaz ödevleri ile. Ferrari, o bilinmeyen arada KERS ile ilgili sıkıntılarından kurtulmuş ve Melbourne gridinde yeni sistemle yer almıştı. Sıralamada 6-7. sıraları alan Kimi ve Felipe, cumartesi akşamı herşeyin çok iyi olmadığını ama ertesi gün yarışta avantajlı olabileceklerini söylüyorlardı. Bilselerdi ki Massa'nın bu 6. başlangıç pozisyonu, yazıyı yazdığım şu gün hala geçilebilmiş değil, belki de Melbourne'den direkt eve dönerlerdi. Pazar günü de hiç bekledikleri gibi geçmedi. TRT'nin çoğunu gösteremediği yarışta iki Ferrari de hem tempo olarak yavaştı, hem de dayanıklılık sıkıntıları ile yolda kaldılar. Hemen bir sene öncesine, Avustralya 2008'e dönelim. O yarış bittiğinde de Ferrari puan alamamış ve dahası iki motor arızasıyla rezil olmuştu. Nolursa olsun, bu seneki daha kötü bir sinyaldi. Çünkü araç hem dayanıksızdı (gecen seneki gibi) hem de yavaştı (ki asıl sorun buydu). Aynı motoru kullanan Toro Rosso ile 2 pilotuyla birden puan alıyordu. Işlerin iyi gitmediği aşikardı ama olmayacak iş değildi. Malezya'da herşeyin düzeleceği ve sihirli değneğin aslında ellerinde olduğunu düşünüyordu takım, bir de şu diffuser olayı açıklığa kavuşsa... 

Malezya'da da işler çok yolunda gitmedi. Hem de daha cumartesiden... Massa, ilk sıralama seansında nasılsa yeteri kadar iyi bir tur atıp takılıyorken, bir anda 16.lığa inip oracıkta kalıverdi. Ilk defa bir Ferrari, sorun yaşamıyorken Q1'de takılmıştı. Tek açıklama yine Felipe'den geldi: "Eskiden çok hızlıydık, rahat geçiyorduk, artık herşeyi buralarda bile kendimizi salmamamız lazım". Pazar günü gümbür gümbür gelip yarışı kafasına göre bitiren yağmur aslında, birilerine de süper bir kıyak geçmişti. Keza yarış tekrar başlasaydı Kimi Raikkonen, başlayanlar arasında olmayacaktı. Button ve diğer herkesin arabasının içinde beklediği 40 dakika boyunca Kimi üstünü değişmiş dondurmasını yiyerek takılıyordu. En başta çok eleştirilen Finli'nin, KERS sisteminin zaten bozulduğu ve başlayamayacağı sonra anlaşıldı. Bir rezalet, yağmur sayesinde sessiz bertaraf edilmişti ama Sepang'dan da puan çıkmadı. Çin öncesinde Ferrari, her ne kadar performans avantajı sağlasa da henüz güven kazanamayan KERS'leri kullanmayacağını açıkladı. Görünüşe göre Massa her hafta daha cesur çıkışlar yapıyordu bu arada; "Araç zaten yavaştı, iyice yavaşladı KERSsiz, işimiz tamamen şansa kaldı". O şans da Felipe'nin yanında değildi, ilk defa elle tutulur bir performans sergilerken (13.lükten başladığı yarışta 3.lüğe çıkmıştı) bu sefer de elektronik bir hata aracı kapatmış, Güvenlik Aracı periyodunda Brezilyalı kenara çekivermişti. Raikkonen'in savaşı ise ilk 10'a girmek içindi. Yani an itibari ile Ferrari, 3ün birini bile bulmuş değil. 

2008 Markalar Şampiyonu Ferrari, Katar GPsi öncesi puan alamamış iki takımdan biri. Sıralamanın sonunda Force India'ya eşlik ediyor. Bu, işin kronolojisi. Sırada kişisel yorumlarım ve analizlerim var. 

Huzurlarınızda Ali Okancı (Vol II)


EE: Blogunun bu kadar kisa zamanda populer olmasini neye bagliyor? Kendi blogunun diger bloglardan farki ne? Basin iceirsinde yer almasinin, bir televizyoncu olmasinin bloguna kattigi artilar neler?

AO: Ben aslında bu kadar popüler olacağını tahmin etmiyordum ama sanıyorum medya dünyasındaki anılarımı yazmam ve kendimi deşifre etmiş olmamın bunda payı büyük. Ben aynı zamanda futbol dünyasındaki popüleri takip ediyorum. Amacım her şeyden önce postlarımla eğlenmek ve eğlendirmek. Sonra bilgi vermek. Kendi blogumla sürekli yenilikler düşünürüm, başka ne tür yenilikler olabilir onun peşindeyim. Mesela diyalog kurmacalar yapıyorum. Benim blogumun kendine has özelliklerinden biridir. Ama blogum okunsun okunmasın açıkçası o kadar önemli değil. her şeyden önce kendimi geliştirmeme yardımcı olduğuna inanıyorum. Hem yazı yazmamı geliştirmemi hem de bilgilerimi taze tutmamı, gündemi yakalamamı sağlıyor.

EE: Nolucak bu Arda'nın hali diye merak ediyorum, nedir bu sinir agresiflik, bu cezalar vs. Onun aldığı bilgilere göre Bayern'e transfer olucak sene sonunda diye yazmıştı Aceto diye hatırlıyorum, bu kafayla Avrupa’da herhangi bi klup alır mı Arda'yı, Barcelona Arda'yla ilgileniyo mu?

AO: Öncelikle Arda ne olursa olsun bence Türkiye’nin son dönemde yetiştirdiği en iyi futbolcu. İnsan soruyor kendine Arda Avrupa’ya transfer olmazsa kim olur diye? Arda transfer yapacaktır ya bu yaz ya da bir dahaki yaz. Buna eminim. Onu alacak olan kulüpler de var. Son yaşanan olayların onun transferine gölge düşürdüğüne inanmıyorum. Hayatında ilk kez yaşadığı bu tür bir olaydan dolayı onu asamayız. Hangimiz hatalar yapmadıkki? Bayern’e transfer olması Ribery’nin ayrılmasına bağlı. Barcelona’nın da Arda’yı istediğini ya da ilgilendiğini hiç zannetmiyorum. Barcelona Ribery’yi alır, Henry’nin yerine, Bayern de Ribery’nin yerine Arda’yı. :)

EE: Türkiye’de futbolcular neden bu kadar kötü, acaba hiç antrenman yapmıolar, hepsi sigara alkol mu kullanıyo, bunun önüne hiç bi teknik adam geçemez mi, Avrupa’daki meslektaşları haftada 3 maç 90 dk çatır çatır oynarken, bizimkiler sezonun en formda olması gereken zamanlarında 60 dk zor çıkarıp sahada dökülüyorlar, ayrıca zırt pırt çocuk gibi sakatlanıp kaç hafta oynayamıyolar üstüne üstlük iyileşemiyolar bi türlü tam olarak, sorum şudur, bizimkilerin genleri mi bozuk !??

AO: Bizimkilerin genlerı bozuk değil öncelikle bunu söyleyeyim. Ama çalışmadıkları, iyi antrenman yapmadıkları konusunda hemfikirim. Her şey futbolcunun kendisinde bitiyor aslında. Hangi yönü eksikse o yönünün üzerine gitmeli ve kendini geliştirmeli. Teknik ekip de ona doğru yolu göstererek yardımcı olmalı. Örneğin Arda’nın şutu yok. Çalışmalı antrenmanlardan sonra 1-2 saat daha, kaleye bol bol şut atmalı. Sabri mesela benim hatırladığım 2-3 yıl önceki Liverpool maçında (deplasmandaki) 2 orta yaptı ve bir daha da yapmadı. Koy 50 tane topu önüne, sağdan soldan hergün 50 kez, 500 kez orta yap! Ama akılları fikirleri başka yerlerde bu adamların ne yazıkki! Angarya geliyor heralde bazen. Biran evvel işini gücünü bitirip kaçmak istiyorlar olay mahallinden.

EE: Turk spor basinindan en begendigin isimler kimler?

AO: Uğur Meleke, Uğur Vardan, Kanat Atkaya ve İbrahim Altınsay.

EE: Futbol disinda en cok takip ettigin spor dallari hangileri?

AO: Atletizm, basketbol ve snooker.

EE: İlkbilen.blogspot.com gerçek midir? Yoksa kendisi mi?

AO: Evet gerçektir. Gerekli olan bilgileri blogumda vermiştim. Ben de yalan yok! J

Huzurlarınızda Ali Okancı (Vol I)


Karşılıklı buluşmamızdan dolayı geç oldu ama sagolsun kendisi Haberturk binasında çok guzel agırladı beni. Kendisiyle oturduk, konuştuk, keyifli bir sohbet yaptık. Sorularınızı da sordum ve cevapları da aldık. Resimler, bilgisayara yukledigim zaman buraya da eklenecek.

Ezeliebedi: Spor basınında yer almak isteyen sosyoloji mezunu biriyim. Iletişim mezunu olmayanlar nasıl bu sektore girebilir? Ne yapmalılar? Iletişim mezunu olmak şart mıdır? Hatta spor medyasında olmayı tavsiye eder misiniz yoksa "hiç bulaşma, biz bir hata yaptık sen yapma" diyorsunuz?

Ali Okanci: İletişim mezunu olmayanlar aslında tıpkı iletişim mezunlarının yaptığını yaparak spor medyasına girebilirler; sektör içindeki birini yakından tanıyarak ve onun desteğini alarak. Açıkçası benim kişisel fikrim bu. Ben 1999 yılında mesleğe başladığımda ilk çalıştığım kurum olan TV8’in kapısından geçerken başvuruda bulunmuş ve 10 yıl önceki şartların da elverişli olması sayesinde hiçbir tanıdığım olmasa da bu mesleği yapmayı ne kadar çok istediğim ve spor hakkında bilgi sahibi olduğum konusunda o zamanki müdürümü ikna etmeyi başarmıştım. Artık sektörün içinde yer almak çok daha zor. Aslına bakarsanız iletişim fakültesi mezunlarının oranı sektör içinde iyice azaldı. Spor medyası içinde yer almanızı futbolu, basketbolu, formula 1’i, atletizmi ve diğer dalları gerçekten seviyorsanız ve takip ediyorsanız tavsiye ederim. Çünkü sevdiğiniz bir işi yapmak kadar güzel bir şey yok. Hem hobinizi, zevkinizi karşılıyorsunuz hem de bundan para kazanıyorsunuz. Bundan daha güzel ne olabilirki?!

EE: Çok absürd paralar kazanıp hatta saha dışında can ciğer olan profesyonel (!) adamlar nasıl saha içerisinde bizim mahalle maçlarında ki fanatik abilere dönüşüyorlar? Dünya kupası üçüncülüğü Avrupa Şampiyonasında yarı final yani birşeylerin farklı olduğunu görmek için daha neler yaşamak gerekiyor?
GS-FB maçını izlerken ben de R.Carlos ve Lincoln gibi uzaktan baktım olanlara.O an düşündüğüm tekşey GS kale arkasındaki top toplayıcı çocuğun Arda'ya baktığında ne hissettikleriydi.Çünkü o çocuk bir zamanlar Arda bir zamanlar Guardiolaydı...

AO: Futbol hayattır demiyor muyuz? Hayatta sevgi, aşk, mutluluk, nefret, kin vs. olduğu gibi futbolun içinde de bunlar var. Dünya’nın dört bir yanında da geçtiğimiz günlerde Ali Sami Yen’de yaşanan olaylara şahit olabiliyoruz. Ama bu daha çok bizim gibi 3. sınıf toplumlarda oluyor. Bize küçükken sadece kavga etmememiz söylendi, öğretildi, ama kavga etmek zorunda kaldığımızda ne yapmamız, nasıl anlaşmamız ya da kavga ortamından nasıl uzak durmamız gerektiği öğretilmedi. Derbide yaşananlar da bence bu derbiye has bir şeydi yani Galatasaray-Fenerbahçe derbilerine. Bu takımın oyuncularının her ne kadar yakın arkadaş olsalar da hafta boyunca basın, aile ve yakın arkadaşları tarafından dolduruldukları, ne olursa olsun kazanmaları gerektiği baskısıyla o zemine çıktıklarını unutmamak gerekir. Tansiyonu yüksek derbilerde bu tarz olaylar oluyor, galiba olmaya da devam edecek. Ama tansiyonun zirve yaptığı, ortamın gerildiği durumlarda bireylerin otokontrol yapmaları gerekiyor. Bunun için de eğitim, eğitilmek son derece önemli. Bunu da ya toplantılarla, özel seanslarla kendi arzusuyla ya da vereceğiniz ağır cezalarla zorunlu olarak yaparsınız. Real Madrid-Getafe maçında Pepe’nin neler yaptığını gördük. Dünya’nın en büyük kulübünde oynayan bir futbolcu resmen rakibini öldürme teşebbüsünde bulundu. Demek ki Avrupa’da da arada bir birkaç kendini bilmez çıkabiliyor ve futbolun çirkin yüzü medeniliğiyle övünen batıda da kendini gösterebiliyor. Ve yine yıllar önce Atletic Bilbao ile Barcelona arasındaki Kral Kupası maçında yaşanan kavgaları gözlerinizin önüne getirin, Dünya’nın en büyük futbolcularından Maradona’nın yaptıklarını ve O’na yapılanları hatırlayın. Adı üstünde Maradona ya da Arda’ya, “En iyi futbolcu” diyoruz “En Efendi değil”!

EE: Yurtdışında Arsenal’i tuttuğunu biliyoruz ülkemizde hangi takımın taraftarı? Ülkemizde ve avrupada hangi takımın taraftarını daha iyi buluyor,beğeniyor? Büyüdüğü, sokak aralarında top oynadığı semt neresi ?

AO: Türkiye’de hangi takımı tuttuğumu söylemeyi gerçekten çok isterdim. Ama buna cevap veremeyeceğim. Çünkü ben kariyerim boyunca yaptığım yayınlarda her ne kadar taraftarlığımı kenara bırakmış olsam da, açıkladığım anda mutlaka yazılarım ya da yayınlarım tuttuğum takımla bağdaştırılacak. Olmasa bile olmuş gibi görülecek, gösterilecek. Bunu istemediğim için cevap söyleyemeyeceğim.

Ülkemizde Beşiktaş taraftarını gerçekten beğeniyorum. Neden mi? Buna şu şekilde cevap verebilirim, NTV Radyo’da lig maçlarını anlatırken her ay 1-2 kere İnönü Stadı’nda maç anlattığım oluyordu ve gerçekten tezahüratlarıyla sizi içine alan bir taraftar grubu var. Haklarını vermek lazım. Bursaspor ve Sakaryaspor’un taraftarları da oldukça iyi ve vefakar. Diğerleri de iyi canım, kimse alınmasın lütfen! Yurtdışında ise Liverpool kesinlikle. YNWA’nu söylemeleri ve kazansalar da kaybetseler de takımlarını alkışlamaları her şeye bedel. 

Büyüdüğüm semt, Beşiktaş’ta Akaretler’den çıktıktan sonra rampanın bittiği yer olan Valideçeşme. Blogumda da yazmıştım, ufakken efsane Başkan Süleyman Seba’nın önünde sokak arasında mahalle maçları yapardık. Komşumuzdu Süleyman amca.  Haftanın birkaç akşamı oturup bizi izlerdi. Ama futbol oynama konusunda pek iyi değildim. Kendimi artık maç anlatarak ve bol bol PES oynayarak tatmin ediyorum.


To be continued gun icinde...