8 Haziran 2009 Pazartesi

Türkiye GP Gerçeği

Bir resmin, bin bir kelimeden daha çok konuştuğu an. Seyircisizlikten, siyah örtülerle kapatılan bir Formula 1 pisti. Kurtköy Istanbul'dan utançlarla...

Türkiye GP'nin Ardından

Ilk önce yarışın kendisinden başlayalım, daha sonra Türkiye Grand Prix'nin Formula 1'deki yerine gelicez.

Ilk 4 yarış "şimdi okyanus aşırıyız, Avrupa Sezonunda yepyeni bir başlangıç olur" dediler. Herkesin test yaptığı, Avrupa sezonunun açılışı Barcelona geldi, Brawn aldı. Monaco dediler, yavaştır, ne olacağı belli olmaz, Brawn aldı. Istanbul Park geldi, herkes araçlarına yeni difüzör ve aerodinamik parçalar koydu, yine Brawn kazandı. Bu sezonun rengi çok ciddi şekilde belli oldu galiba. Hala umudu olanlar sadece Ferrari ve Red Bull. O da şampiyonluk için değil, yarış kazanmak için. Yoksa çok ciddi bir puan farkı şimdiden oluştu arada.

Barrichello, starttaki hatasıyla başlayan yarışta bir türlü belini doğrultamadı. Iyimser geçiş hamleleri denedikten sonra da kenara çekti usta. Bu, Brawn GP pilotlarından herhangi birinin bitiremediği ilk yarış oldu aynı zamanda. Button ise bunu unutturacak kadar iyi bir performansla, çok dominant bir şekilde aldı götürdü yarışı. Vettel ve Webber arkasından bakakaldılar. Hele de Vettel, ilk turda yaptığı hata ile az olan şansını sıfıra indirmişti zaten. Aslına bakılacak olursa, Button öyle bir performans sergiledi ki yarıştan akılda kalan ikinci bir pilot performansı yok. Ferrari'ler, son bir kaç yarıştır yukarıya çıkan performans eğrilerini devam ettiremediler. Mclaren, berbat bir haftasonu geçirdi. Hamilton daha Q1'den çıkamadı. Geçen senenin şampiyonluk adaylarından Kubica, 7. olarak bu sezon ilk defa puan aldı. En büyük aksiyon Vettel'in Button'ı sıkıştırmasıydı aslında, fazladan pit stopuna girene kadar. O da sadece heyecandı, yoksa extra bir stop yapıp önüne geçmesi zaten imkansızdı. 7 yarışta 6 galibiyetle sezonu açan JB, böylece sezona en iyi başlangıç rekorunu da kırdı. Sırada ev sahibi olacağı yarış var, yani ekstra motivasyon ve ekstra gaz. Karşısında ne durabilir acaba?


Her yarışın olduğu gibi Istanbul'un da pist dışı kısmı var bir de. Aslında başladığım bir yazı var, cumartesi yazmaya başlayıp yarış sonrasına ertelediğim. Türkiye'nin Formula 1 ile imtihanı. TOSFED'in yıllarca çalışıp Türkiye'ye getirdiği WRC ile aynı kaderi paylaşıyor F1. WRC geldi, ilk senesinde yine biraz daha ilgi vardı, gazeteler yalan dolan da olsa bilgi verdi pilotlar ve takımlarla ilgili. Sonra da unutuldu gitti aslında dünyanın en önemli ikinci motorspor olayı. Formula 1'de de ilk sene gösterilen inanılmaz ilgi, 5. senesinde zorla asılan bir kaç pankarta indirgendi. Hatta öyle ki, yarışımızın en büyük şanssızlığı Mehmet Topuz'un transferi gibi inanılmaz bir transfer dosyasıyla aynı anda olmasıydı. Eğer bu yılan hikayesi ortaya çıkmasaydı belki Rijkaard'ın arkasından 2. haber olarak yer bulabilirdi kendine. Yazık.

Niye peki bu haldeyiz? En başta bilet fiyatları pahalı. Bu, en güncel, gündelik ve kısa vadeli açıklaması. Meraklının daniskası ben bile para verip gitmedim, niye o kadar meraklı olmayanlar gitsin ki fahiş fiyatlara? Olimpiyat Stadı gibi yine ruhsuz ve boş bir alana dikilen milyon dolarlar, o tesisi adam etmeye yetmeyebiliyor. Flamboyant Striker güzel anlatmış bu kafamdakini, uzatmıyorum. Seyirci yok, boş tribünlere karşı koşuluyor yarış. Pilotlar bile değinmiş bu konuya. Kaan Kural'ın şöyle bi yazısı var. Şöyle diyelim, fiyat-istek dengesinde fiyat çok ağır ve istek çok hafif. Suçu da bir tarafa yüklemek yanlış burada. Fiyatlar yüksek ama Türkiye'de motorsporları kültürü var mı? Trafiğe açık yollarda modifiye arabalarla zigzag çizmek dışında yapılanlardan bahsediyorum. Bu sorunun cevabı koca bir hayır! Kimse meraklı değil maalesef motorsporlarına, çok ufak bir çevre hariç. O yüzden en yüksek seviyelerde yarışan Türk pilotu da çıkmıyor, yetenekli olanlar sponsor bulamıyor, elimize zorla geçen yarışları da kaybetme seviyesine geliyoruz 3-5 sene içinde. Kısacası Türk halkıyla doğal bir uyum sağlayamıyor, dokular uyuşmuyor. Bernie Ecclestone fikri atıyor, Hermann Tilke dizayn ediyor, Max Mosley onaylıyor, hiçbiri Türk olmayan pilotlar geliyor yarışıyor. Yani yabancı çalıyor, yabancı söylüyor. Bazen diyorum ki acaba hiç zorlamasak mı? Neyimize...

6 Haziran 2009 Cumartesi

Rijkaard ve Yıldız Teknik Direktörlük Vol 2

Hafızam iddialı olmasa da ben hiç bir zaman bir teknik direktöre havaalanında böyle bir karşılama hatırlamıyorum. Adeta Lincoln'ün eski şaşaasını kaybetmesiyle tribünün aradığı ilah oldu Rijkaard. Ve bunun için bir çok sebep var. 

Daha önce kulüp kültürünün oluşumunda teknik direktörün hassas noktayı oluşturduğuna dair bir yazı yazmıştım. Bir süredir Galatasaray'ın futbolcu-TD-yönetim üçgeninin TD hanesi zayıf kalıyordu. Futbolcular takımı ele geçiriyor, yönetim müdahale ediyor ve gelen başarılar da planlama ile gelmiyordu. Şu anda bu denge ciddi bir şekilde sağlandı, hatta TD'nin lehine bile döndü diyebiliriz.

Futbolcu-TD: Hollanda Milli Takımı ve Barcelona'nın başında yaptığı çok önemli işler var, bir sürü blog bunu yazdı. Tekrar etmenin alemi yok. Bakınca, Galatasaray, Rijkaard'ın oynatmak isteyeceği oyun tarzına yakın bir takım. Ayağı pas yapan, teknik adamları olan bir klüp. Kewell, Arda, Baros, satılmazsa Lincoln, hatta kendine gelirse Nonda zaten uzun uzun anlatmaya gerek olmayan adamlar. Ama arkalarında da bu yapıyı besleyen bir takım var. Topal, Ayhan gibi ayağı iyi top yapan ön liberolar var. Hakan Balta gibi bir sol bek için fazla bir adam var. Iyileşirse Uğur Uçar, bakarsınız Sabri gibi adamlar var. Bunlar, Rijkaard'ın oynatacağını istediğini düşündüğüm pas oyununda kendilerini geliştirip, o düzene çabuk adapte olabilecek adamlar. Aynı zamanda yavaştan unutulmaya yüz tutan gençler var: bknz Alpaslan Erdem, Özgürcan, Semih Kaya, Murat Akça vs. Bu gençlerin artık gerçek anlamında kullanılacağını umuyorum. Galatasaray'ın elindeki kadronun işlevselliğinin sağlanması, yönetimin bu sene yapabileceği en büyük transfer aslında. 

Bir yandan da bu kadar güvenilen, tribünlerin saf sevgi değil aynı zamanda saygı ile de yaklaşacağı bir adam var kulübede. Yanında da Johan Neeskens gibi çok çok önemli bir yardımcı. Yani gelecekte kendini geliştirmek isteyen oyuncunun, sözlerini harfi harfine dinlemek isteyeceği bir teknik kadroya sahip GS. Lincoln bile, artık arıza çıkardığında, bu sefer tek başına kalacağını bilmeli. Bu tabiri caizse "tatlı bir yusuf yusuf"un, kadroyu olması gereken yere çıkaracağını düşünüyorum. 

Yönetim-TD: Bir de yönetime karşı yıldız teknik direktör var. Bu sene içinde yönetim, Skibbe'ye karşı veya ona istediklerini dikte edici hareketler yaptığında kimse sorgulamıyordu. Adnan Polat ve ekibi, Rijkaard gibi önemli bir adamı getirerek aralarındaki bir sürtüşmede taraftarları da karşılarına alma riskini de aldı aslında. Bunun şansa atılmış bir adım olduğunu zannetmiyorum. Bu da artık belli "grandplan"lere göre hareket edileceğinin işaretidir öyleyse. Bu denge, bozulmadığı sürece 3 tarafın birbirine karşı sorumlu olduğu ve taraftarın da en çok destekleyeceği yapıdır bence.

Yani yıldızlar hizalandı, güzel şeyler her an olabilir. Galatasaray'ın yeni sezonu büyük heves ile bekleniyor tarafımdan. 

Rijkaard ve Yıldız Teknik Direktörlük Vol 1


Acaba çok ciddi bir para mı önerdi Adnan Polat'la Haldun Üstünel, yoksa olmayan bir transfer bütçesi mi koydular önüne ama öyle veya böyle Frank Rijkaard Istanbul'a geldi, Galatasaray'a imza atmaya. Çok çok ciddi bir başarı gerçekten. 

Biraz link verelim, önce yurtiçi. Hürriyet, buradan vermiş haberi. Hollanda Milli Takımı'nın başında yaptıklarını görmezden gelip Barcelona'da patladığını sanmış Hürriyet, bir de Victor Valdes'i Portekizli yapmış. Sonra gelelim webaslan.com, Rijkaard'ın geliş hikayesine yer vermiş. Macera, aksiyon, entrika, kara melek. Ülke turumuzu daha nispeten elle tutulabilir bir kaynak ile bitirelim: Buyurun burdan NTVSpor'a. 

Dünyadaki yankılarına da ufaktan bir değinelim. El Pais, herkesten önce vermişti haberi aslında. El Leones de Estambul'un geçen sezonu hakkında da açıklayıcı bir yazı ile süslemişler, başarılı bence. Sonra tabi ki haberin yayınlanmasının başlı başına bir haber olduğu uefa.com var. Orada bizimle ilgili bir haberin çıkması direk haber oluyor nedense. Kısa ama öz ve net bir haber, biraz TRT kafası. Ama önemli bir noktaya değinmişler, 16 Temmuzda açılacak GS sezonu ile "Rijkaard has little time to waste" demişler. Hollandalı'nın takımı daha tanımadığı dünkü basın toplantısında belli oldu. Hakkaten önünde hızla yapılması gereken çok iş var. Hayırlısı. Buradan Almanya semalarına uçuyoruz. 4-4-2.com'un haberi burada, bir de bunun yanında Galatasaray'ın Juventuslu 22 yaşındaki ofansif ortasaha Giovinco ile de anlaşma imzalamak istediği haberi var. Enteresandır, bu haberi şu ana kadar başka hiç bir yerde görmedim. Ama Juventus'un gençlerinden birini almak güzel bir iş olsa gerek. Arkadaşı tanıyan varsa bir yorum ile şenlendirsin lütfen.

Bu işin haber turu kısmı, şimdi bir de Yıldız Teknik Direktörlük kavramına geçelim. Buradan...

4 Haziran 2009 Perşembe

Taksim'de Toyota


Sabah işe gelirken çektiğim fotolar, kıytırık biraz kusura kalmayın. Haftasonu yarışı öncesi Taksim Meydanı'na Toyota çöreklenmiş, anladığım kadarınca da sizden pit stop yapmanızı isteyecekler, süreyi tutup en kısa sürede yapana da bir hediye vereceklerdir. Belki de bir bedava bilet. Belki bir padok turu. Bilinmez. Anladığım kadarınca geçen senenin aracı TF 108, zaten bu senenin aracını koymaları zor olurdu. Yine de emin değilim, sabah bakmak aklıma gelmedi, şimdi de resimlerden çıkaramıyorum. 

Eh sonunda F1 is in town!

3 Haziran 2009 Çarşamba

Bülent Korkmaz Gitti

Ne kadar da beklenmedik değil mi? Bordeaux maçından hemen önce göreve gelen efsane kaptan, aylardır yerine birilerinin alenen aranmasına ses çıkarmadı. Sonunda da kapıya kondu. Hem de yöneticiler çıkıp birinci ağızdan "Bülent Korkmaz ile devam etmeyi ciddi ciddi düşünüyoruz" dediklerinin ertesi gününde.

Korkmaz'ın teknik direktörlük kabiliyetlerini hiç bir zaman yeterli görmedim. Daha ilk günden, hatta efsanevi Bordeaux galibiyetinin hemen arkasından bile belliydi sezon sonu gideceği. Sözleşmesindeki bir yıl, aslında göstermelik veya "ya tutarsa"lıktı. Tutmadı. Tamam, normaldir. Olmayacak şey değil, iyi futbolcuydu diye yıllarca takımın başında kalması da saçma. Ama bazı şeylerin bu kadar alenen yapılması üzüyor beni. 

En başta bu takımın dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına gelmesi üzücü. Hagi, Terim ve şimdi de Korkmaz, yönetimlerin tribündeki kredilerini kullanması sonucu ortaya konmuştu. Sonra da apar topar gönderilmişti. Niye onların gelişimini daha iyi izlemiyoruz ve olgunlaşınca çağırmıyoruz? Galatasaray, kendini o kadar güçlü görmüyor mu? Şu anda etrafta dolaşan isimler Juande Ramos (ki çok sevinirim), Co Adriaanse (buna da çok sevinirim), Schuster (salla) Türkiye'ye gelip kanları uyuşmazsa Ergün Penbe mi çağırılacak takımın başına? 67'nin bir zaman sonra takımın başına geçmesini isterim ama yakın gelecekte değil. Veya aynı şekilde Tugay. Bu insanlar futbolculuklarındaki gibi teknik direktörlüklerinde de kendilerini geliştirip gelmeliler. Hatta bu kariyer planlamasında altyapı teknik direktörlüğü yapmaları mantıklı bile olabilir (bknz Guardiola). 

Bir de bir Galatasaraylı olarak, yapılan vefasızlıklardan çok sıkıldığımı belirtmek istiyorum. Futbol şubesinin gördüğü en büyük başarıları yaşatan jenerasyonun, aynı zamanda en büyük vefasızlıklarla karşılaşması beni yaralıyor açıkçası. Yıllardır aynı cümleler kurulmasına rağmen daha son 2 gün içinde Bülent Korkmaz ve Hasan Şaş'a yine aynı senaryo uygulandı. Bir de bekliyoruz ki Alpaslan Dikmen adı verilecek Eski Açık'a. 

2 Haziran 2009 Salı

Türkiş GP Zamanı

Bu kadar F1 yazısı yazdık hala haftasonu koşulacak Türkiye GP'si hakkında bişi yazmadık. Zaman az kalmışken biz de yazalım.

Hermann Tilke dizaynlarından biri olan pist, takvimdeki nadir saat yönünün tersine koşulan yarışlardan. Yokuş aşağı ve yukarı hareketleriyle enteresan bir yapısı olsa da Türkiye GP'sini asıl özel kılan şey 8. viraj. Sezonun pilotlar tarafından keyifle beklenen yarışlarından biri yapıyor bizim yarışı aslında tek başına, o derece. Herkes araç ayarlarını ona göre yapıyor, yarış öncesi hep orası konuşuluyor. 

Üzülerek söylüyorum ki aslında bizim pistin başka da bir özelliği yok. Bir virajımız efsane, bi de son 3 viraj dikkat çekiyor. İki şikan içiçe gibi. O kadar. Maalesef. Evet belki bir Monza, Spa Francorchamps, Monaco olmasını bekleyemeyiz haliyle. O zaman takvime son senelerde eklenen yarışlarla kıyaslayalım bizimkini. Malezya sıcaklığı, yağmurları ve tribünleriyle anılıyor. Singapur gece yarışı zaten, yeri bambaşka. Çin GP'si aslında biraz sönük bu konuda, bir tek start düzlüğündeki enteresan yapısı var. Bir de ilk 3 virajları enteresan. Bir de Bahreyn GP'si var, daha henüz heyecanlı bir yarış izleyemedik orada. Bu sene Güvenlik Aracı'nın girmediği tek yarıştı Monaco'ya kadar. Bir de Valencia var, ilk yarışları ne kadar sıkıcı geçse de sokak yarışı, yani her an patlamaya hazır. Tekrar bakılınca aslında bizim yarışın ortalama bir pist olduğunu düşünebiliriz. 

Ama ciddi bir seyirci problemimiz olduğu belli. Evet belki cuma antremanları önemli değil ama sıralama turlarının performansı da ondan iyi değil maalesef. Ama asıl ölçüt olan yarışta bile sınıfta kalıyoruz. Ilk senelerde hem sponsorların bedavaya dağıttığı biletler hem de meraktan dolan tribünler son 2 senede pek aynı seviyede kalamadı. Burada iki faktör önemli. Birincisi biletlerin pahalılığı. Piknik yaparak yarış izlemek isteyenler bile 90 Yetale ödüyor, kralından izlemek istiyorsanız 700 kafa çıkmak lazım. Dememe gerek var mı, beleş bilet yoksa ben bile gitmiyorum. Ikinci sıkıntı aslında bir yanlış anlamadan dolayı. Yarışa gidince önünde olmadığın yerlerin adam gibi takip edilemeyeceği düşünülüyor. Bir 2006'da bir tek kez gittim yarışlara, o da çok güzel bir deneyimdi. Önümdeki ekrandan gayet güzel bir şekilde yarışın göremediğim kısımlarını takip etmiştim. 

Biraz da pistin "hiçliğin ortasında" olmasına rağmen akıllara zarar bir trafik olması. Sabancı Üniversitesi mezunu olarak Kurtköy'ün arka yollarını bilmeme rağmen sıkıntı çekmiştim. Bu konuda tam bir 2. Olimpiyat Stadı vakası. Bu tip şeylere aklımız çok ermiyor galiba. Neyse...

Biraz da yarışsal olarak bakalım piste. Massa'nın çok ciddi bir üstünlüğü var, 4 yarışın 3'ünü kazandı. Ilk yarışı ise o zamanların Mclaren pilotu Raikkonen kazanmıştı, yani Ferrari pilotları dışında burayı kazanan biri yok henüz. Önemli psikolojik bir avantaj bu. Monaco'da performansı ciddi bir şekilde artan Ferrari, sevdiği bir pistte yılın ilk galibiyeti için acayip bastıracaktır. Enteresan bir şekilde her takım çok iddialı açıklamalar yapıyor bu haftasonu için. Renault ciddi bir atılım yapacağını tekrarlıyor, çift katlı difüzörünü ilk kez yarıştıracak olan BMW Monaco kabusunu geride bırakmak istiyor, bir başka Monaco hüsranı Toyota da iddialı. Red Bull ve Italyan kardeşi de önemli aerodinamik yeniliklerle fark yaratmak istiyor. Brawn da sessiz sedasız geliyor ama onların iddiaları duruşlarında. 

Benim tahminim Ferrari ile Brawn'ın arasının çok daha az olacağı, hemen arkalarında da bir Renault-Red Bull çekişmesi. BMW de şapkadan tavşan, yarıştan puan çıkarabilir. Bu haftalık iddaa köşemiz de bu kadar. (Bir süredir iddaa'daki F1 hakkında yazmak istiyorum aklıma geldi).

Daha çok konuşulur bizim üzerimize de gün bitti napalım. Yolu sevgiden geçen herkesle elbet bir gün bu blogda buluşmak üzere....

Parisli'ler Salak!


"Fransızlar, Roland Garros'u  devamlı kazandığımızdan dolayı biz Ispanyol'ları kıskanıyorlar. Parisli'ler de fazlasıyla da salaklar."

Toni Nadal
Rafa'nın menajeri ve dayısı, Fransa Açık seyircisine ağır geçirirken

1 Haziran 2009 Pazartesi

5 Tam Hakem

Uefa.com'da çıtır okuduğum bir habere göre seneye Avrupa Ligi maçları 5 hakem ile oynanacakmış. U19 şampiyonasındaki denemenin başarıyla sonuçlanmasından cesaret bulan uefa, kararı da bugün itibariyle açıkladı. Orta hakem, 2 yan hakem, 2 de ceza sahası hakemi olacak. Yani ceza sahasındaki fauller, top çizgiyi geçti mi geçmedi mi'ler o 2 hakemden sorulacak. 

Bence şahane oldu bu, artık küfredecek daha çok hakem var. Aynı zamanda televizyon programlarında tartışılan pozisyon sayısı çoğalacak, yanlış kararlarda "3 varken de böleydi şimdi 5 oldular hala aynı" diye laflar türeyecek vs vs Türk medyası yaşadı desenize.

Bir de eskiden 4. hakem dediğimiz mevzu var. Şimdi oldu 6. hakem. Gittikçe ezikleşiyor zavallılarım. Yandaki teknik direktör ne dinlesin hakem kademesinin dibindeki evladı, "sus lan sen 6." der geçer. Allah sonumuzu hayır ede!

Wurz Salladı: Ya Tutarsa?

Seneye F1'de hangi takımların olacağı hangilerinin olmayacağı, pistteki aksiyondan daha çok konuşuluyor. Zaten pistte nolacağı belli, Brawn GP ve Button, Ferrari'nin 2004'te yaptığının bir benzeri yapacak belli ki (O sene Ferrari, 18 yarışın 14ünü dalga geçer gibi kazanmıştı). Bu konu sonranın konusu, fazla derinlere açılmayalım.

Toyota'dan kesinlikle Formula 1'de kalacaklarına dair açıklama geldi haftanın sonuna doğru. Iyi haber, sevindirici. Toyota'nın kaybı Formula 1'i zor durumda bırakabilirdi. Yine de hala FOTA takımlarının kesinlik kazanmayan durumu var. Ona şurada değinmiştik. 

Bugün ajanslara düşen haber ise biraz mizah tadında. 2007'de yarışları bırakan Alexander Wurz, seneye F1'de Superfund adında bir takım kurmaya niyetli. Arkasında da kendisi gibi Avusturyalı olan işadamı Christian Baha'nın şirketi Superfund tarafından finanse edilecek takım, gerekli personeli işe almak için FIA'dan onayın çıkmasını bekliyor. 

Her ne kadar bir takımın daha, ki Alex Wurz gibi tanıdık ve sevilen bir yüzün liderliğinde, F1'de olmak istemesi güzel olsa da bana biraz rüya gibi geldi bu deneme. Lola gibi geçmiş deneyimi olan bir aday, Prodrive gibi başında eski F1 takım patronlarından olan dünyanın en önemli motorspor atölyelerinden biri bir aday ve USF1 gibi çoktan işe adam almış ve önemli marketing aktiviteleri yapmış bir başka aday varken Superfund takımı istekten çok iyi niyet gibi duruyor. Ancak FOTA takımları başvurmaz ise onlara yer açılabilirmiş gibi geliyor. Ah be Wurz, sen gittin yerine Nakajima geldi. Yapılacak iş miydi seninki de?

Yine de bazen Vettel'e sıralamalarda hafif depo gerekmesi gibi doğru tahminlerim olsa da, ilk günlerinde Brawn GP'ye iyi bir orta sınıf takımı payesi biçmiştim. Tahminler tu kaka, ne olacağı belli olmaz, yazdıklarım kişisel görüş, sakın evde denemeyin.